15 Aralık 2017 Cuma

''BİRAZ ANLAYIŞ''

'İnsanoğlu neden bu kadar bencil ve düşüncesiz?' diye sorup duruyorum kendime çoğu zaman. Neden bir şeylerin değerini kaybedince anlıyoruz? Neden ona sahipken değerini bilmiyoruz ya da tekrar kazandığımızda kaybettiğimiz zaman yaşadığımız acıyı anında unutup yine hor görüyoruz?
İhanet, yalan, aldatma... İnsanlardan sanırım bu yüzden nefret ediyorum çünkü bu dünyanın başına gelmiş en kötü şey insan. Şeytana pabucunu ters giydirir söz konusu kendisi ise. Yaşadığı yere, nefes almasına sebep olan doğaya bile zarar verir. Sadece insan insana yapmaz kötülüğü, insan doğaya yapar, insan hayvanlara yapar, kendine bile yapar kötülük. 
Hayvanları bu kadar çok sevmemin asıl sebebi bu. Sokaktaki köpeğin biraz başını okşayın anında peşinizden gelmeye başlar. Karnını doyurmasanız bile. Onlar sevgiye aç insanlar ise ilgiye, şöhrete, popülerliğe, güzelliğe, başarıya... 
Sevgi/aşk o kadar ucuz ki artık, bir bardak içkiye bakıyor bazı ilişkiler. Ruhsuz, donuk, tek gecelik... Amip gibi beyinsiz, düşünmeden yaşayıp gidiyor pek çok kişi. 'Ben neden geldim bu hayata, ne yapıyorum, ne yapacağım, sevdiğim insanı mutlu mu ediyorum yoksa üzüyor muyum, kaba bir insan mıyım, bunu neden yaptım, hangi hareketim yanlıştı, hangi cümlem hatalıydı?' diye düşünmeden boş boş günlerini geçiriyorlar. 
Öz eleştiri diye bir şeyin varlığından bi haberler veya 'empati'. Bu arada empati ne ya? Yenilen bir şey mi? 'Ha karnımı doyuruyorsa faydalıdır sonuçta.'
Empati: Kişinin başka bir kişinin istek ve duygularını anlayabilmesi, başka bir kimsenin halini kavrayabilmesi durumu. Kişinin kendisi başka bir bilincin yerine koyarak, söz konu­su bilincin duygularını, isteklerini ve düşün­celerini, onun bu yaşantılarını o anda be etmeksizin. anlayabilmesi yeten kişinin, kendi zihninde ya da içinde, bir kişinin rolünü kabul edip, benimsemesi hali. 

Evet bilmeyen, anlamını kavrayamayanlar için bir de sözlük tanımını verdim empatinin. Eminim biliyorsunuzdur da uygulamak size zor geliyordur. Neden? Çünkü empati kurunca haksız konumda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Erkek: Oraya gidemezsin izin vermiyorum
Kadın: Neden ya, ufak bir grup çalışması işte.
Erkek: İstemiyorum dedim o kadar!

Bir süre sonra;

Erkek: Bi şey bi şey buluşması varmış oraya gidiyorum haberin olsun.
Kadın: ...

Neden böyleyiz biz? Neden anlayışlı insanlar olamıyoruz. 'Anlayış' karşılıklı olan bir şey bakın, buna dikkat edin. Sadece tek taraflı alttan almayla olacak iş değil ama alttan alan taraf hep daha çok seven taraf oluyor nedense. 
Diyeceğim o ki sevdikleriniz henüz yanınızdayken onları sevin, sarılın, anlayış gösterin, yokluklarında neler çektiğinizi hiç unutmayın, fedakarlıkları unutmayın, kendi yaptıklarınızı unutmayın, empati kurun, iyilik yapın, destek olun. 
Her gün sizin yanınızda olan kadına, size yemekler yapan kadına başka kadınları anlatma alçaklığında bulunmayın. O başka bir erkeğin adını geçirse cümlesinde sizin ona ne kadar kızacağınızı bile bile yapmayın bunu. 
Ölüm var, her zaman var. Kalp kırmaya değmez, kırgın veda etmeye hiç değmez. 
Kıymet bilin yeter.



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Boyce Avenue - Here Without You - https://youtu.be/RxWEvV9zYj4

6 Aralık 2017 Çarşamba

''KİTAPLARA DOKUNUN''

Uzun bir aradan sonra hepinize merhaba! Umarım günleriniz dolu dolu ve güzel geçiyordur çünkü son zamanlarda ülkemizin de içinde olduğu bu buhranlı dönemi düşünürsek pek iyi şeyler yaşamıyoruz. İnsanların psikolojileri alt üst oldu. Sokaktaki samimiyetin bitmesini geçtim artık aynı ortamda birbirimizin yüzüne bakmaz olduk. Tabi bunda muhabbet edecek insanın kalmaması da büyük bir rol oynuyor. Şahsen yeni birileriyle muhabbet etmek eskisi kadar içimi açmıyor sebebi ise tahmin edeceğiniz gibi bayağı konuların konuşuluyor olması. Hoş devlet meselelerine girince de çıkamıyorsun. Kalkıp onları konuşalım da demiyorum ama biraz kafa gerektiriyor muhabbet etmek, en azından okuyan insan için bu böyle oluyor. Siz bir kitabın sayfalarına dokunarak okurken yanınızda bir başkası 'Of kitap mı okuyacakmışız o dersten? Ne saçma yeaaa, en son 3.sınıfta kitap okudum ben' gibi boş ve saçma cümleler kurabiliyor. Okumuyor olabilirsin ama en azından okuyana, yazarına saygın olsun. Öyle basit kurgulu wattpad hikayeleri değil bu kitaplar. İçinde yaşanmışlık barındırıyor, edebiyatla harmanlanıyor. 
''Buse, Berk'i görünce elindeki Starbucks bardağı bir anda yerle buluştu, her yer 'Double Ristretto Venti Nonfat Chocolate Frappuccino' olmuştu. Berk BMW'sinden iner inmez bu görüntü yüzünden yüzünü ekşitti ve yavaşça Buse'ye doğru yürüdü. Buse hala Berk'e bakıyordu, 'Ne kadar da yakışıklııığğ yhaaa' diye geçirdi içinden...''
Gibi gerçeklikten uzak, basit, saçma sapan hikayeler değiller. 
Günümüzde maalesef ki bu tarz hikayeler daha fazla okuyucuyla buluşuyor fakat buna üzülmüyorum, bu kitapları okuyan insanlarla nereye kadar konuşacağını biliyorsun en azından. 
Mesela geçen Türk Dili dersinde bir etkinlik yaptık. Normalde ilkokulda yapılmış olması gereken bir etkinlik olan 'istasyon sistemi.' Üniversite de böyle bir şeyi yapan hocayı ben kendi adıma tebrik ediyorum fakat ders anlayışı lak laktan ibaret olan 'çoğu' kişi hocaya laf etmekten çekinmedi. 
Burdan bizi kitap okumaya sevk eden, bir haftada en çok sayfa kitabı okuyanları belirleyip o kişilere hediye olarak yine kitap veren bir öğretmenimiz vardı. Her ders hikaye veya şiir yazardık. Hatta bir çok kez okulumuzun dergisinde yayınlanmıştı yazdıklarım. Buna devam etmem gerektiğini belirtmişti. Her zaman bizi teşvik ederdi ve iyi ki de etmiş diyorum şimdilerde. Bunu iyice kavramam işte bu Türk Dili dersinde oldu. Zaten olan bir hikayeyi 6 kişi yeniden yorumlayacaktık. Grup çalışmalarında işte bu yüzden pek iyi değildim, öndeki 3 kadın arkadaşımız da hikayeyi oldu bittiye getirmek istiyordu oysa oratada bir olay vardı, daha başını bile yazmamıştık hikayenin. Onlara da kızmıyorum, belki daha önce yönlendirilmediler veya kitap okumayı hoş bulmuyor olabilirler ama bekledğim biraz olsun mantıklı bir kaç cümleydi. Kalem ve kağıt bendeydi, söylenenleri dinleyip kafamda toparlayarak ortaya bir şeyler çıkarttım en sonunda. Ben orda hikayeyi toparlamaya çalışırken önümdeki çoktan sevgilisine whatsapptan kalpcikler yolluyor, diğer ikisi dedikodu yapıyordu. Yanımda da yazan değerli bir arkadaşım olduğu için biraz daha rahattım. 
Oysa herkes kafasında bir hikaye yaratmalıydı, fikirlerimizi harmanlayıp ortaya 6 kişiden gelen farklı fikirlerden harika bir hikaye çıkartabilirdik, ne yazık ki akıllarında ne bir hikaye vardı ne de edebi bir cümle.
Buna rağmen kalkıp hoca için 'Bu kadının kafasını yaşamak istiyorum, torbacısının numarasını mı istesek?' gibi bir cümle söylediler. Tamam öğrenciler olarak eğlenmeliyiz, komik bir cümle de olabilir, amma abarttın! diyebilirsiniz ama ben de böyle bir etkinliği yapardım öğrencilerime. Okuyan, düşünen insan bu etkinliğin derinde aslında ne kadar faydalı olabileceğini anlar. Derse gelip şu şu sayfalar okunacak diyip çıkmak yerine böyle bir çaba sarf eden bir hocaya, bir kadına böyle bir cümleyi nasıl yakıştırabildiler o da onların karakteri. 
Neyse demem o ki okuyun ve okutun arkadaşlar. Kitaptan bir zarar gelmez. Özellikle çocuklara okutmalıyız kitap. Bu alışkanlık temelden daha kolay kazanılır, kitaplar düşünmeye sevk eder insanı, ders verir. Ben çocukluğumda okuduğum çoğu kitabı hala anımsarım mesela. Bir şeyler yazmaya beni iten belki de öğretmenim sayesinde kazandığım kitap okuma alışkanlığı. Bazen zaman ayırmayarak ben de ihanet ediyorum kitaplara fakat sağolsun yine o değerli arkadaşım kendime getirdi beni. Şu ara güzel gidiyor ve inanın kendimi daha iyi hissediyorum. Hatta Twitter hesabımda okuduğum kitaplardan beğendiğim cümleleri yazıyorum, kendi yazdıklarımın yanında. Bakmak isterseniz diye link bırakıyorum buraya: https://twitter.com/brcusena

Ve kitaplar yanına kahve koyup, fotoğrafını çekip, instagrama attıktan sonra bir kenarda tozlanmamalı,
Kitaplara dokunun, her sayfasına dokunun ve kokusunu içinize çekerek okuyun...
Keyifli okumalar...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ufak bir not: Eğer kitap okumak isteyip bir türlü başaramıyorsanız öncelikle sizi kitaba bağlayacak türleri seçmenizi tavsiye ederim. Zamanla alışacak ve daha fazla, daha çok, daha farklı kitaplar okumak isteyeceğinizden emin olabilirsiniz. 

Eğer kitap okurken müzik dinlemeyi seviyorsanız da önerilerim:

Brian Crain - Wind - https://www.youtube.com/watch?v=ymWfl86Mybg
Brian Crain- Rain - https://www.youtube.com/watch?v=72xLRYnhxro
Evgeny Grinko - Valse - https://www.youtube.com/watch?v=VYCOg-yglNM

10 Kasım 2017 Cuma

'BEKLEYİŞ'

Sen serin bir kış günü kıyılarıma vuran sabahın ilk ışıkları gibisin
Her gece sabaha ulaşmak için çabalama sebebimsin
Mevsimlerden kış, kıyılarım çok ıssız ve soğuk
Dalgalar ufak ufak vururken karaya, buz tutmuş kumsallarım ısınıyor yavaş yavaş
Havada sessiz bir matem var sanki
Akşama yine gideceksin ve ben senin özleminden yanıp tutuşurken bu soğukluk işlemeyecek bile kıyılarıma...
Saat öğleni çoktan geçti, gitmene az kaldı
Gökyüzünden kayboluşunu büyük bir hüzünle izliyorum
Dalgalar da acımıyor artık, sertçe çarpıyorlar
Gökyüzünde kızıl sarı çizgiler...
Ve dakikalar sonra yoksun.
Yerini yıldızlar almış, ay buz gibi
Gecenin tüm pisliği toplanıyor etrafımda
Saatleri, dakikaları, saniyeleri sayıyorum,
Sana olan ihtiyacımdan resmen kuduruyorum.
Gözyaşlarım yağmur olarak geri dönüyor yeryüzüne
Kıyılarım yine bomboş kalıyor


İşte...
Beklediğim an geliyor ama bi aksilik var,
Bulutların arkasındasın
Koyu gri bir sis yığını gibi kapatmışlar gökyüzünü, seni...
Bütün gece ağlamalarım seni bulutların arkasına saklamış,
Işıkların ısıtamıyor bugün beni ama olsun o bulutların arkasında sen varsan,
Bunu bilmek bile beni ısıtmaya yeter...
Yarını beklerim ben yine seni göreceğim diye,
Böylesine tutkulu bir bekleyiş daha görmemeli bu gökyüzü ve yeryüzü.



------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Cihan Mürtezaoğlu - Sen Banasın - https://www.youtube.com/watch?v=aNQsM1trwPk

28 Ekim 2017 Cumartesi

'YALAN NEDİR BİLMEYİN!'

21. yüzyılın dayattıklarının altında eziliyor benliğimiz, insanlığımız, çocuk yanımız ve hasret kaldığımız anılarımız...
Hepsi yok olup gidiyor. Sokak aralarında maç yapmıyor artık çocuklar. Akşam ezanının kıymetini bilmiyorlar, hep birlikte yenen o yemekler anlamını yitirdi çoktan. Dizimiz kanardı da en yakın çeşmeye gidip yıkar, oyuna devam ederdik. Akşam ezanı okununca anlardık eve gitmemiz gerektiğini, oyun dururdu herkes dağılırdı evine. Mis gibi bir sofra karşılardı bizi evde ama öyle hızlı yerdik ki tekrar inip oyuna devam etmek için. 
Koşardık tekrar sokağa, hava kararmaya başlamış olurdu çoktan. Tam saklambaç havası... Sitenin çevresinden uzaklaşmadan oyunu devam ettirirdik. Şapka, tişört değiştirip çamlak-çömlek patlatmalar, zillere basıp kaçmalar, balkona fırlayan beyaz atletli, göbekli 'Sizi bir yakalarsam çocuklar!' diye bağıran amcalar...
 Bir ara acıkırsakta elimizde ne varsa ortaya döker, bakkaldan abur cubur alırdık.
Hepsi bitti gitti şimdi. Sokakta oyun oynayan tek tük çocuk kaldı. Kanayan dizler yok artık, ufak bir yeri kanasa kendini yırtan çocuklar var. İnternet kafeleri dolduruyorlar şimdi. Saatlerce o ekranın karşısında, hareketsiz oturup oyun oynuyorlar. '3 numara 2 saat daha abi' diye diye koca bir günü orda bitiriyorlar.
Hatırlıyorum da saklambaç oynuyorduk yine bir akşam, saklanmaya çalışırken bacağım tellerin arasına girmişti. Yavaşça çıkartmıştım, 'Oyun durduuuuğğ' diye bağırmayı da unutmamıştım tabi. Herkes saklandığı yerden çıkıp gelmişti, Sokak lambasının altına bir toplanmıştık ki bacağım kan içinde. Tabi o görüntüyü görür görmez acımdan çok 'Annem ne der?' düşüncesi sarmıştı beni. Koluma girdi arkadaşlarım eve götürdüler beni. Annem biraz kızarak bacağımı kolonyayla, suyla bir güzel temizlemişti. Arkadaşlarım meraklı gözlerle kapıda beni izliyorlar, abim ise 'Sana kocaman iğne yapacaklar bak, o telleri biliyorum ben paslı onlar' diye beni korkutmaya çalışıyordu.
O an o kadar korkmuştum ki, herhalde dünyadaki en büyük korku bu diye düşünmüştüm. Çocukluk işte. Üstüne kaç acı çektim, neler gördüm/geçirdim ki daha 20 yaşındayım. Kim bilir daha neler yaşayacağım. Ama tekrar o sokaklara dönmek isterdim. İçimdeki çocuk o sokakta büyüdü, yaşadı şimdiyse öldü. 
İnsanlar burnunu hiç koluna silmemiş gibi davranıyor veya altına hiç çiş kaçırmamış, hiç çocuk olmamış gibi...
Onun şu telefonu var, bunun sevgilisi şöyle, 'of fondötensiz okula gidemem yaaağğ' diye bir cümle bile duydum.  Kim ne giymiş, nereye gitmiş, instagramdan kim kimi likelamış. 'Kızııaağğm Selinin sevgilisi ne yakışıklı ya hoff, ayrılmışlar ama galiba yazsam mı he?' Gibi gevşek cümleler...
Yok yani, o masumluk bitmiş. Böyle cümleler duydukça, bu insanları gördükçe iyice paranoyaklaşıyorum. Kimsenin sözüne, lafına, hareketine inanamaz oldum artık. Kafam da hep bir şüphe, hep bi soru işareti...

19 Ekim 2017 Perşembe

"NEFES"

Devam etmeliydi hayat her şeye rağmen, herkese inat nefes almalıydın aslında. Aldığın her nefeste öfkeli bir boğa gibi nefes veren birilerini görmek biraz daha güç vermeliydi sana.
Yenilmemeliydin ilk savaşta, huzuru aramak için çıktığın bu yolculukta yaşadığın felaketler döndürmemeliydi seni yoldan.
Hep daha ileriye bakmalı, daima ileri adım atmalıydın.
Sen, tek başına.
Herkes kendi savaşını verir, bir bakmışsın müttefiklerin sana düşman olmuş.
Yanında savaştığın adam karşına geçmiş utanmadan namluyu dayamış alnına silahı kavrayan ellerinde hiç bir titreme belirtisi yok.
Tetigi tutan parmağı ve bakışları kararlı. Hayatın film şeridi gibi geçiyorken gözlerinin önünden, kaç ihanet, kaç yalan, kaç aldatma sayamıyorsun bile.
Ve ellerini omzuna koyan o eller şimdi boğazına sarılmış, seni öldürmeye and içmiş sanki.
Bazı şeyleri anlamak için fazla geç olmuş, alıp verdiğin nefesten rahatsız olanlar olmuş.
Sonra bir patlama sesi kulakları çınlatan. Gözlerini sımsıkı kapatmışsın, acıyı bekliyorsun, nefesinin kesilmesini...
Fakat hiç bir şey olmuyor.
Gözlerini aralıyorsun, az önce sana silah doğrultan, eskinin dostu şimdiki zamanın düşmanı artık nefes almıyor.
Biraz başını kaldırıyorsun, sevmeye tenezzül bile etmediğin o insanı görüyorsun ilerde.
Elleri deli gibi titriyor, gözlerinde sevgiyle karışık korku var.
Dudakları aralanıyor bir şey söylemek istermişcesine, sonra susup yanına geliyor.
Şefkatli elleriyle sarıyor seni, hayatını kurtardığı elleriyle...
Hala nefes alıyorsan onun sayesinde, zahmet edip sevmediğin insanın sayesinde.
Kimi dost, kimi düşman bilmelisin anlıyorsun.
Seni gerçekten seven insanlara değer vermen gerektiğinin farkına varıyorsun. Dostun her an düşmanin olabilir ve senin sevgini biraz bile görmeyen insan gelip seni en zor anında kurtarabilir.
Film şeritleri tükeniyor.
Siyah beyaz hayatın sana uzatılan bir el ile rengarenk oluyor.
Sen nefes alasın diye hayatından vazgeçen insanı, hayatına alıyorsun. Hayatta seni terketmeyeceğini düşündüğün dostların, yakınından bile geçmiyor artık.
Bir insan bazen bir ömre bedel oluyor, birlikte nefes alıp vermek sizi daha güçlü kılıyor.
Birbirinizin nefesini sadece mutlu anlarda kesmeniz gerekiyor, acı ve üzüntü bu nefesi kesmemeliymiş gibi geliyor.
Kesmemeliymiş gibi.
Biriniz tükendiğinde diğeri nefes olmalıymış gibi.
Ses olmalıymış gibi.
Birbirinize hayat olmalıymışsız gibi, kimseye boyun eğmeyecekmiş gibi güçlü olmalısınız birlikte.
El ele, göz göze, saçlarınız ve nefesleriniz karışmalı birbirine.
Bedenleriniz tek vücut olmalı.
Hiç ayrılmamalı.


17 Ekim 2017 Salı

''BİR DAHA ASLA''

Sokakları belli belirsiz aydınlatan lambaların altında yürüyoruz
Her lambanın altından geçtikçe aydınlanıyoruz ve sonra yine karanlık
Gecenin sessizliği hakim her yere
Tek duyabildiğimiz rüzgarın uğultusu
Saçlarım sağdan sola savrulurken, parmaklarıma kadar çektiğim kazağımın altındaki sıcak tenime değiyor soğuk hava.
Ceketimin önünü kapatıyorum,
Ellerin ellerimde,
Gökyüzüne dönüyoruz yüzümüzü,
Yıldızlar hiç olmadığı kadar parlak,
Şehir yavaş yavaş karanlığa gömülürken tek tek görünmeye başlıyorlar gökyüzünde...
Hafifçe gülümsediğini hissediyorum,
Göz kapaklarımız ağırlaşıyor, yavaşça kapatıyoruz,
Sonra derin bir nefes alıyoruz, hiç bitmeyecekmiş gibi...
Yaşıyoruz, kalplerimiz birlikte atıyor.
Rüzgar daha sert esmeye başlıyor,
Ellerini çekiyorsun ellerimden, bedenim titremeye başlıyor,
Ta ki kolunu yavaşça omzuma koyana kadar...
Her şey son buluyor,
İnsanlık, soğuk, bütün pislikler hepsi bir anda bitiveriyor.
Her şeye iyi gelen ilaçlar gibi,
Sürekli yanımda taşımak istiyorum seni.
Her an ulaşabileyim istiyorum. 
Sadece bana özel olan bir ilaç, bir tedavi.
Hem hastalığa sebep olan hem de iyileştiren...
Hem var eden, hem yok eden.
Belki baba özlemi, belki alışkanlık, belki de aşk, sonsuzluk, iyi olma isteği.
Yaşadığımı hissettiren şeyler,
Yaşamaktan vazgeçmeme sebep olmayacak olan her şey.
Bütün yollar sen de kesişiyor,
Dilimde hep sen'li şarkılar,
Sohbetlerim de sen, yürüdüğüm yolda sen, içtiğim su da bile sen.
Sen, hem bana acı veren hem de hiç olmadığım kadar iyi hissettiren.
Ne anlamlara geldiğini bir anlasan sen,
Benden vazgeçemezdin bir daha,
Bir daha, asla.






12 Ekim 2017 Perşembe

'İÇİM ÜŞÜYOR, ÖLÜYORUM'

Bazen duygular ağır gelir, hem de çok ağır. Her anı yaralarına yorarsın, bir gülüş, bir bakış herhangi bir şey her şeyi çağrıştırabilir sana. Gördüğün her karşı cins sevdiğini yanından alabilecekmiş gibi gelir, başkasına dokunduğunu, konuştuğunu, oturduğunu düşündükçe başına ağrılar girer. Her nerede olursan ol, ufak bir an yeter. Sinemada filmin herhangi bir karesi milyonlarca anlama gelebilir. Bedenin duygularının altında ezilmeye başlar, zihnin bulanıklaşır. Ya şimdi? Şimdi ne yapıyor? Ya sonra, ne yapacak? Acı çekecek miyim yoksa bütün acılarım zamanla sona erecek mi? Ya bu düşünceler? Beynimi kemiren, vücudumu içten içe tüketen bu düşünceler... Kendi kendine savaş verirsin, içinde. Kimse duymaz, kimse bilmez. Bazen bir iki damla yaş akar gözlerinden sessizce. 'Ölür müyüm kalır mıyım bilemiyorum.' Ordan oraya savrulmuş bu düşüncelerim, hırpalanmış bedenim... Saçlarım bile yorgun düştü. Parmak uçlarıma kadar yorgunum, saç diplerime kadar acı doluyum. Beni ben yapan bu duyguları istemiyorum. Nasıl yapıyorsunuz? Nasıl başarıyorsunuz hiç bir şey hissetmiyormuş gibi davranmayı? Göz yaşları içinde uyuduğum her gecenin sabahında 'Bugün iyi olucam' dedikçe kendime, her gece daha fazla ıslanıyor baş koyduğum bu yastık. Yalnızlığıma sarıldığım zamanlar o kadar derin bir yara ki içimde. İlk gördüğüm insanın kollarına koşasım geliyor, yapamıyorum. Gördüğüm insan, görmeyi istediğim insan olmayınca olmuyor işte. Ben böyleyim. Kalbimde hala biri varsa başka biriyle konuşmak bana aldatmak gibi geliyor ve evet aldatmak.  Tek kelime edemiyorum kimseye, sol tarafımdaki ağırlık bana engel oluyor.

6 Ekim 2017 Cuma

'ÇOCUK GİBİ SEVMEK'

Bugün 10 gün oldu. Ne tek bir lokma geçiyor boğazımdan ne de gözüme biraz uyku giriyor. Biraz sevgi bulmak için geliyorum ailemin yanına. Kapı da bekliyor beni miniğim. Küçücük elleriyle atlıyor boynuma, içeriye dahi girmeme izin vermiyor kapıda dakikalarca sarılıyoruz. Dudağımdan, yanağımdan öpüyor. Çok tanıdık şeyler ama bu sefer karşıda büyük bir sevgi var. İçeriye giriyorum zar zor, elimden tuttuğu gibi beni odaya götürüyor, Annem 'Abla yorgun' dese de 'Hayır, değil' diyor. Beni bunlar yormuyor zaten beni yoran şey bambaşka. En son saat 11 gibi bir şeyler yediğimi anımsıyorum. Açlığımı bile yeni farkediyorum. Annem bir şeyler hazırlamış bile oturuyorum masaya, telefona bakmadan edemiyorum. Gider gitmez çoktan bir yerlerde belli ki biriyle. Aldığım iki kaşığı bile çıkartasım geliyor. Kalkıyorum daha fazla yiyemeden. Kardeşimle oyun oynamaya devam ediyorum. Saatler ilerliyor hala gördüklerimi kaldıramıyor kalbim, beğendiklerini. Oysa acı çekmek istememiştim sadece. Benim her anım apaçık, bu belirsizlik beni öldürecek. Düşünmemeye çalışıyorum. Yüzümde ki solgunluğu yorgunluğuma yoruyorlar, ilk defa gözlerimin altında koyu mora çalan halkalar görüyorum.
Sabah saat 7 buçuk yine gözümde tek damla uyku yok, halkalar biraz hafiflemiş, midem bomboş fakat guruldamaya bile yeltenmiyor. Onlarda görüp ben de göremediği ne varsa... Aynaya bakıyorum. Tebrikler kendimden iyice nefret eder oldum. Yüzüme dokunuyorum, burnum... Küçükken düşüşümün cezasını şimdi şimdi çekiyorum. Gözümün önüne düşen bir tutam saçı sertçe kulağımın arkadasına sıkıştırıyorum. Kendime nazik bile davranamıyorum. Tişörtümü sıyırıyorum, boş olan midem çökmüş. Karnımdaki adacık yok olmaya yüz tutmuş. Bakışlarımı tekrar yüzüme çeviriyorum. 'Böyle birini zaten kim severdi ki?' diyorum kendi kendime.
Her gece, her sabah bu acı geçsin dinsin diye yalvarıyorum. Yaşıyorum ya bunları vardır diyorum bir şey. Belki de senin onu sevdiğin gibi sever biri seni. Ama yok. Ben yapamam bir daha aynı hatayı. Boş ilişkilerde de yok gözüm. Sevgi geçiciymiş onu da gördüm. Canım yandıkça kendimi ateşe atasım geliyor. Tehlike ise hiç olmadığı kadar tatlı.
Neyse bunlarda geçecek zamanla. Kaybeden ben olmayacağım o zaman. Ben elimden geleni yaptım diyebileceğim ve herkes bir gün yaşattığı acıyı yaşayacak ama korkma ben kalbimi buza çevirmedim yine tüm sıcaklığıyla orada. Ben yine acını paylaşırım, insan olmak bunu gerektirir çünkü. İnsan gibi yaşamak, çocuk gibi saf ve tertemiz sevmek karşılık beklemeden, insan gibi davranmak...
Ve asla acı çektirmem birine, gözümün önünde eriyip gidişini görsem yüreğime kor düşer. Kötü de konuşamam ben hiç, nefret edeceğime hala sayıklıyorum bak adını. Kin tutmaz kalbim, olması gerektiği gibi.


Tuğkan - Sevgisiz Kaldın


3 Ekim 2017 Salı

'DENİZ GİBİ'

Deniz gibidir aşk. Uzaktan bakıldığında gökyüzünün maviliğini almış, gün batımında güneşin kızıllıklarının üzerinde dans ettiği harika görünen o muhteşem deniz. Hava kararmaya başladığındaysa kimse kalmaz sularında, herkes bir kenara çekilir, sadece cesareti olan atlar o dibini bile göremediği hatta yavaş yavaş dalgalanmaya başlamış denize. Ya sağ çıkarlar ya da keyif almaya başladıkları an boğulurlar. İçine çeker deniz onları, kimse görmez, göremez. Sessizce veda ederler. 
Kimi dalgalı sularına rağmen yüzme mücadelesi verir, kimi ise sevmez dalgalı denizi. Huzur arar, sessizlik arar. Güneşli ve sıcak günlerde vazgeçilmezi olur, fırtınalı havalarda ise sadece uzaktan izlemeyi tercih eder. 
Öyle zamanlarda denizi herkes sever ama değil mi? Asıl marifet güneş çekildikten, hava soğuduktan ve dalgalar boyunu aşmaya başladıktan sonra girmektir o denize. Tüm bunlara göğüs germektir. İki kişi fırtınalı bir havada bu denizde dalgalarla boğuşuyor. Biri diğerini bu mücadeleye ikna etmeye çalışırken diğeri kolay olanı seçiyor ve gidiyor. Tek başına denizin ortasında kalıyor biri. Acı çekiyor, boğulacak gibi oluyor fakat öğreniyor artık o denize kiminle girip girmemesi gerektiğini hatta tek başına bile mücadele verebileceğini. 
Gün doğuyor, güneş yine denizin üzerinde ahenkle dans ediyor, dalgalar durulmuş, deniz dümdüz, hava yavaş yavaş ısıtıyor yeryüzünü. Sahile vurmuş yorgun savaşçı, başarmış, hala nefes alıyor. Öksürerek kalkıyor, acıyan yerlerini tutuyor. Asla unutmayacak verdiği bu savaşı. Birlikte veremedikleri bu savaşı tek başına vermiş. Şimdi sakin koylarda dinlenme zamanı onun için...



--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ufomuo - Yıldızlar - https://www.youtube.com/watch?v=1ADvnzqeYns

Çağan ŞENGÜL - Ölmek İçin (Cover) - https://www.youtube.com/watch?v=Qxv8R7s1DH8

Çağan ŞENGÜL - Sen Diye (Uyarlama Cover'ı) - https://www.youtube.com/watch?v=Tks3WgcmRsU

30 Eylül 2017 Cumartesi

'ESKİSİ GİBİ'

İnsanların, aşkların, sevgilerin, davranışların gerçek ve saf olduğu o eski zamanları o kadar çok özlüyorum ki. O hikayelere konu olacak kadar büyük aşklar, ihanetin olmadığı, insanlığın olduğu dönemler. Sevdiği ayağını burksa canı acıyacak adamlar, adam gibi adamlar. Onun sevgilisi var dendiğinde beslediği sevgiyi öldürenler. Şimdi evli adamlara, adam 'evliyim!' dese bile araba sileceklerine numara sıkıştıracak kadar pislik kadınlar, sevdiği kadını kendi elleriyle öldürüp başka kadınlara giden adi adamlar(!) var. İnsanlık kirlendi, hava kadar değişken bütün insanlar. Kimseye güvenemiyorsun, sır saklamak yok. En kötü zamanında 'pat' diye açığa çıkartmaktan hiç çekinmiyorlar.
Hepsinden ve  herkesten tiksiniyorum artık. Bu şehri değil, bu dünyayı terketmeliyim gibi geliyor. Eğitimimin üniversite basamağında daha da karaktersiz insanlara tanık oldukça şaşırmakla beraber, içimde bir soğuma oluyor. Bir kadının da bir adamın da aldatması o kadar basit ki artık. Tek yapmanız gereken geceyi bir bar konserinde geçirmek veya sahide. Ben istemiyorsam istemiyorumdur, sevmediğim insana dokunamam bile. Dokunmayı geç konuşamam. Fakat istemek önemli değil artık. Check-in at, ekle, mesajlaş, evine gelsin, odana girsin ve...  İnanın içim almıyor bunları.
Ben istiyorum ki eskisi gibi sevilelim, sevelim. Kimse kimsenin aşkına laf edemesin, başkasının sevdiğine dokunamayacak kadar sağlam karakterli olsun. Dokunsa da karşılık alamayacak kadar düzgün insanları bulsun. İlişki biter bitmez arkasında sevdiğini gözü yaşlarla dolu ölüme terkedip eğlenmeye, gezmeye, cebinde prezervatifle gitmesin. En acısı da bu ya, insan olan yapmaz bunu. Bırakın sevgiyi, aşkı hepsinden önce insanlık öldü. Bitti. İçimizdeki merhamet soldu, kurudu, çürüdü. Ben hiç tanımadığım insanlara üzülüp, yardım etmek isterken en çok tanıdığım insan bana hayatımın en berbat günün geçirtip, yanıma bile gelmeyecek kadar duygusuz, merhametten sıyrılmış. Sorsanız duygusal bütün herkes. 'Özür dilerim' demek, 'İyi misin?' Diye sormak bu kadar zor olmamalıydı.
Zaman geçiyor. Her sokak ayrı bir hikaye, her insan ayrı bir karakter taşıyor. Gökyüzü kadar gri yürekler. Aşklar sahte, sevgiler yalan. Yağmur bile temizleyemiyor bu kirli dünyayı. Yabancı bedenler de teselli bulmak moda, hiç tiksinmeden kendinden... Yenisi biter bitmez eskisine dönmek moda. Sana yazan, tek kelimen ile eve gelecek kişileri hayatının hemen içine almak kolay. İnsan olmaksa zor, çok zor.



-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=Yx-ZbRrC-cw

https://www.youtube.com/watch?v=qAHl0T3NkXM

29 Eylül 2017 Cuma

''O GECE''

Şişmiş gözlerimi zar zor araladım bu sabah. Günler sonra biraz olsun uyumuş olmanın tatlı sersemliği vardı üzerimde. Yorgana sımsıkı sarılmış olan ellerim uyuşmuştu, ellerimi serbest bıraktım, tüm vücudum yanıyordu. Sokaklar, evler günün ilk ışıklarıyla yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Kuşlar gökyüzünde özgürce uçuyordu, kıskandım. Sanırım önümüzdeki hafta sırt çantamı alıp bir yerlere gitmeliydim, artık bunu hak etmiştim. Sorgulama yok, ısmarlama yok, ''Kanka fotoğrafımı çeker misin?'' yok, sen mi ben mi yok. Tek başıma. Bu şehirden uzaklaştıkça iyi olucam biliyorum. Bu şehri sevmek için bir sebep yok artık. Başka başka şehirlere uçmanın vakti geldi. Bu şehirden uzaklaştığım her dakika yaralarımı biraz daha sarıcam, daha fazla unutucam. Yeni yollar, yeni yerler keşfedicem. İki kişi planlı yolları ben 10 kişi gitmiycem, kafayı çekmiycem, eğlenmiycem. Ben kendi kendimi dinliycem, doğaya kulak vericem.
İçimdeki bu buruk hüznün yerini artık başka şeyler doldurmalıydı. Kendimi yeterince harap ettim. Bana bakan her yüz ne kadar solgun göründüğümden bahsetmemeliydi. ''İyi görünüyorsun artık!'' demeliydi. O gece 28'i 29'una bağlayan o gece bir çok şeyin farkına vardım. Belki de bu yüzden yaşamam lazımdı benim, yüzüme bakanlar bana acımamalıydı, sokak kaldırımlarında ağlamamalıydım artık. Haketmiyordum ben bunu. Haketmediğim şeyler yaşadım. Elimden geleni yaptım fakat ''Sondu bu içime attığım, bana yaptığın bu sondu.'' 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

O gece yattığım yerden dinledim etrafımdakileri. Perdeyi her açtıklarında farklı biri çıkıyordu karşıma. Biri damar yolu açarken, diğeri bileğimden kan alıyordu. Hayatımda ilk defa yaşadığım şeylerdi. ''Bileğinden kan alıcam ama daha fazla acıyacak, bir de tek seferde olmayabilir. İğneyi içeride gezdirmem gerekebilir.'' Cümlesini duyduktan sonra bi an durdum. Daha ne kadar acı çekebilirim ki dedim kendi kendime. Yavaşça bileğimi tuttu, solgun yüzümden olacak ki bayılacağımdan korktu. Bir süre bileğimi tutup baktı, eliyle dokundu, tek seferde olması için dakikalarca durdu, yutkundu, derin nefesler aldı. En sonunda 'Hazır mısın?' dedi. Çok fazla acı beklerken içimdeki daha büyük acıya odaklandım. 'Hiç bir şey hissetmiyorum' dediğimde çoktan iğneyi çıkartmıştı. Benim yüzümden bu kadar oyalanmasına üzülmüştüm, gördüğüm her ilgi bana çok büyük geliyordu çünkü artık. Hayat bana nazik davranmıyordu, tanıdığım daha doğrusu artık tanıyamadığım insanlar da öyle. Yüzüne baktım bir iki damla ter şakaklarından aşağıya doğru akıyordu. Kim bilir kaç saattir oradaydı. Yaşı 23'ten fazla değildi. Hafif yuvarlak yüzü bembeyazdı. Açık mavi gözleri tek seferde bunu hallettiği için parlarken, orta uzunluktaki siyah saçları dağılmış, boğazı az önceki gerginlikten dolayı kurumuştu. Kısık bir sesle 'Teşekkür ederim' diyebildim sadece. Daha sonra EKG makinesiyle birlikte bir bayan geldi. Tüm bu iğne işlemleri sol koluma yapıldığı için hareketsiz tutuyordum kolumu. Perdeyi sıkı sıkı kapattı ve üstümü sıyırdı. Çok kibar bir şekilde göğsüme o adını bilmediğim minik baloncukları taktı. Daha sonra ayak ve el bileklerime mandal gibi şeylerden taktı. Kaburga tarafımdaki baloncuk 2 defa çıktı, gayet sakin bir şekilde geri yerine yerleştirdi. Dokunuşlarındaki bu kibarlık bile duygulanmama yetiyordu artık. 3. defa atışında 'Ben hallederim' diyip, sağlam olan sağ elimle hızlıca yerine tutturdum. İşlem bittiğinde geriye ufak kırmızı halkalar kalmıştı vücudumda. Tomografi, akciğer filmi, ateş, kalp ritmi, kan şekeri... Daha bir sürü işlem. Tüm hepsi bittiğinde ağrı kesicinin etkisiyle biraz gevşemiştim. Çaprazımda yatan yaşlı amca çaresizce oğluna sesleniyordu. 3 dakika, 4 dakika, 6 dakika... Sonunda geldi. O kadar üzülmüştüm ki kalkıp gidecektim fakat sol kolumu yerinden kıpırdatamıyordum bile. Karşımda alkol yüzünden iki genç yatıyordu. Perdem her açıldığında yüzlerini görüyordum. Bomboş bakıyorlardı. Belki şu an başka bir alemdeydiler. Sağ tarafımdaki amca ağrılarından dolayı dakika başı inliyordu. Sol tarafımdaki kızı kan tuttuğu için kan alma işlemi baya uzun sürmüştü. Sonra kendimi düşündüm. Güçlü olmalısın dedim. Böyle bir günde, bu halinle hiç tanımadığın insanlar sana sanki kırılacakmışsın gibi kibar davranırken, bu durumda olmana sebep olan, gelmesini beklediğin, yolunu gözlediğin kişi yanında değil. Başka yollarda, yerlerde, başkalarıyla birlikte ve eğleniyor. Gözümden 2-3 damla yaş aktı. Sağ elimin tersiyle sertçe sildim göz yaşlarımı. Bunların hiç birini haketmemiştim. Anneme, babama, abime bile söyleyememiştim bu durumu. Çok üzülürlerdi. Hele annem... Görüntülü her konuşmamızda ''Gözlerin neden kızarık, şişik?'' sorularına bir şeyler uyduruyordum. Onlar için de ayakta durmalıydım. Ben bu acıları yaşamayı haketmemiştim, haketmediğim bir şeyi sonuna kadar yaşadım. Ben bunun hesabını sağlığımla, ruhumla, bedenimle, her şeyimle ödedim. Ordan oraya savrulmadan, kaçmadan. Tam burada durarak, kimseden bir yardım beklemeden, bana acımalarını istemeden.



--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Deniz TEKİN - Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun - https://www.youtube.com/watch?v=uvqHISGpcZs

Tuğkan - Belki De - https://www.youtube.com/watch?v=yrEkqfY5Onc

Tuğkan - Aşk Ölüyor - https://www.youtube.com/watch?v=frj_xJqI37Y

Tuğkan - Gitsen De - https://www.youtube.com/watch?v=-rvueo9SfQI

Perdenin Ardındakiler - Gökyüzü - https://www.youtube.com/watch?v=NYbfE7kTSLM

'28 EYLÜL GECESİ'

Yine o kadın ve adam. Umursamaz adam bu sefer. Kadın hala onun özlemini yaşarken adam başkalarıyla birlikte olabilecek kadar mutlu ve rahat.
Yine soğuk bir gece, kadın eskisinden de fazla üşüyor bu akşam. Bir sebepten arıyor adamı, adam keyif keyif takılıyor belli bir saat sonra kadın kapıda beklemeye başlıyor adamı. Adam koşa koşa geliyor işim var diye. Kadının yüreği burkuluyor, madem öyle benim zaten önemim yok derken adamın 'sert' ve 'soğuk' sözleriyle içeriye giriyor. Adam biriyle birlikte olma hazırlığı yapıyor belli ki yanına bir şeyler alıyor. Kadın yıkılıyor, içinden bin parça kopuyor sanki kalbine bir şeyler saplanıyor. Adam kadının yüzüne bile bakmıyor, işini de halletmiyor zaten 'evinde yap' diyor. Çıkıyorlar o evden. Adam başka birinin kollarına, kadınsa yoluna bu kez. Adam eve bırakayım diyor. Kadın o eve girerse boğulur, ölür. Bunu dile getiriyor, gözlerine bakıyor adamın tek damla yaş yok. Eliyle kendi kalbine bastırıp 'Benim buram acıyor' diyor kadın gözyaşlarıyla. Adam sadece bakıyor. 'Bırakayım' diyor yine. Kadın gitmekte ısrarcı, adamsa kadını umursamayacak kadar aceleci. Yine o buz gibi soğuk ve duygudan arınmış ses tonuyla 'dikkat et' diyor. Sanki umrundaymış gibi. Kadını yine gecenin karanlığına uğurluyor. Bulduğu sakin bir kaldırama oturup saatlerce ağlıyor kadın. Gelen geçen onun haline bakıp yardım etmek için yanaşıyor. Hatta bir çift onu evine götürmekte ısrar ediyor. Yabancı birileri onu önemsiyor, sevdiği adam değil. Bakıyor ki o çok mutlu, videolar paylaşıyor. İçindeki acı azalacakmış gibi kollarını sımsıkı kavuşturuyor kadın. Arıyor adamı çünkü artık son, dayanamıyor. Arkada son ses hareketli müzik, sesi bolca keyif barındırıyor adamın. O gece sanki hiç tanımamış, sevmemiş gibi kadını tek başına bırakacak kadar, üstüne keyiflenecek kadar mutlu adam. Kadın iyice bitiyor, son umudu da tükeniyor. O oysa belki gelir diye beklemişti o kaldırımda saatlerce, ağlaya ağlaya. Kalkıyor kadın evinin yolunu tutuyor, kasvetli eve giriyor. Canının hiç bir önemi yok artık, çok acıyor bu acı dinmeli. Bir şeyler yapıyor bu acı dinsin diye, geçmiyor. Yatağa yatıyor, suratı alev alıyor, üşüyor, titriyor kadın. Adam belki 1 belki 2 defa arayıp gezmesine devam ediyor. Merak dahi etmiyor o kadar. Saatler geçiyor adam eğlencesine, gezmesine devam ediyor. Birlikte gidelim diye konuştukları yerlere başkalarıyla gidiyor. Kadın evde yalnız, acı çekiyor. Sonrası ise kadın için boşluk. Hastanede artık, acısı diner belki diye 'sakinleştirici' istiyor, yalvarıyor. Koluna bir sürü iğne girip çıkıyor, filmler çekiliyor, saatler geçiyor. Çıplak tenine değen o kablolar, derisini içine çeken ufak balonumsu şeyler, iğneler... Hiç biri adam kadar canını yakmıyor. Sessizce bekliyor kadın her şeyin bitmesini. Adamı kontrol etmeden duramıyor, adam ise hala geziyor. Yaptıkları ağrı kesiciyle biraz daha gevşiyor kadın fakat kalbindeki acı yine de geçmiyor. Artarak devam ediyor. Gözlerini biraz kapatıyor uyumak ne mümkün. 3 saati geçik kalıyor acilde. Sonra yine o ev. Hiç uykusu yok kadının, saatlerdir de tek bir lokma koymamış ağzına. Adam orda burda yemek yerken, kadın hiç bir şey yiyemiyor. İçi almıyor artık. 1 kez aramış onu adam. Sadece 1 kez. Yatağına dönüyor kadın yine bir şey yemeden. Yatıyor yatağa öylece, saatlerdir ayaktaydı. Yine de uyuyamıyor bir türlü. Belki gelir diye hala düşünüyor, ne salak! Gelmeyecek. Böyle bir şeyin sebebi olup onu en kötü anında tek başına bırakmış, sadece 1 kez aramış sonra umursamamış onu adam. Merak edip gelmemiş bile. Yatakta döne döne uyuyor en sonunda. Onu bu hale getiren adam başka bir şehirde keyfine keyif katarken. Kuş cıvıltılarıyla açıyor gözünü kadın, içindeki acı hala gitmemiş. Kolları da acıyor fakat problem değil artık. İçinde daha kötü bir acı hakim. Adam yok hatta hala geziyor. Kadın bu kez anlıyor. Artık kadın içinde adam yok. En kötü zamanında yanında olmayan birine ihtiyacı olmamalı, ağlaya ağlaya gömecek onu içine. Adam tek bir gözyaşı bile dökmezken, kadının düştüğü şu haller... Kimseye de güvenmeyecek artık, onu mu seviyormuş? Hayır. Hiç bir erkeği almayacak hayatına. Kadına bu yakışır. Ertesi gün soluğu başkalarının kollarında almak asıl zavallı olmak, ilgi beklemek, yalnızlığa dayanamamak. O kötü gece de kadın hepsine karşı savaş verdi. Bu kadın artık yalnızlığına sığınacak, yalnızlığı ona dost olacak. Aynen karakterine yakıştığı gibi. Çizgisine döndü kadın, hiç sapmamak şartıyla ilk adımını attı. Acı içinde olan ilk adım. Orda burda dağıtmayacak kadın, başkalarıyla avunmayacak çünkü o göründüğünden de güçlü.
Herkes vaşattığını bir gün yaşar mı? Orası meçhul. Belki yaşar, yaşamalı da.
Ve aşk hiç olmadığı kadar uzak bu kadına artık. Güvenmek ise imkansız bir eylem.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=q19UZSj28fU

https://www.youtube.com/watch?v=5SXMGpMDMVg

https://www.youtube.com/watch?v=yWFscS08UQU

27 Eylül 2017 Çarşamba

''SONBAHAR GECESİ KADAR SOĞUK ADAM''

Bütün vücudu titreye titreye ayrıldı o evden kadın. Binadan çıkar çıkmaz boğazındaki düğüm çözüldü ve göz yaşları yer çekimine yenik düştü. Hıçkırıklar boğazından yukarıya doğru çıkarken nefes almak inanılmaz zor geliyordu. Ancak 3-5 adım attıktan sonra köşedeki kaldırama çöktü. Ellerini başının arasına aldı, az önce anahtarlığından eksilen, bir parça ufak bir parça ama anlamlı olan parça artık yoktu. Çantasına attı anahtarlığını. Gökyüzüne döndü yüzünü, üşüdüğünün farkında bile değildi. Sonbahar kapıya dayanıyordu yavaş yavaş, geceler onu bu hale getiren adam kadar soğuk olmaya başlamıştı. Altındaki şortu biraz çekiştirdikten sonra elleriyle kollarını tuttu. Ufaldı biraz daha ufaldı yaşadığı acıyla ters orantılı olarak. Etrafında kim var kim yok umrunda değildi. Ayağa kalktı bilinmezliğe doğru yürümeye başladı. Karanlık sokaklar onu içine çekiyordu, daha rahat ağlayabilirdi orada. Yürüdü yürüdü... Sokaklar çok yabancı, insanlar çok korkunç gelmeye başladı, ana yola doğru bir kaç adım atmıştı ki onu gördü. Arkasını döndü, az önce kendisine bağıran hem de saçma sebeplerden dolayı bağıran adamla ona sevgiyle bakan, sımsıcak sarılan adam aynı olamazdı. Korkuyordu. Biraz daha ilerledi, titreyen omuzlarına ceketi bıraktı adam. 'Hiç bir şeyini istemiyorum' diyebildi kadın. Adamsa sadece 'Bunu al' dedi. Tanıdık bir merhamet, biraz sevgi aradı adamın gözlerinde kadın. Hiç biri yoktu. Sadece bir yabancıya yardım edermiş gibiydi. 'Şimdi nereye gidersen git!' Tekrar arkasını döndü kadın. İçinden tekrarladı: 'Şimdi nereye gidersen git!' Cehennemin sonuna kadar yolum var mıydı? Ya bu sokağın sonu? Zifiri karanlık olan bu sokak. Yolun sonunda dolmuştan 3 kişi indi. Kadın korkuyla arkasını döndüğünde adamın çoktan gittiğini gördü. Daha hızlı adımlarla tırmandı yokuşu, ana yola çıktı. Evine gitmeyi istemiyordu. Hava da soğuktu, evi de, sevdiği adamda ve kalbi paramparçaydı kadının. Nasıl yaşayacaktı bu acıyla? Arkasına baka baka evine doğru yürüdü. Her sokak lambasında yüzündeki acı açığa çıkıyordu, yanından geçenler merakla suratına bakarken yoluna devam etti. Tanıdık bir yol aradı, insan, kollarında sabaha kadar ağlayacak biri ve o kişi zaten onu bu hale getiren kişiydi.
Binanın merdivenleri şimdi çok uzun geliyordu. Yavaş yavaş tırmandı, adımları sağlam basmıyordu. Evin kapısına geldi, o anahtarın eksikliği geldi yine aklına. Kapıyı açtı, evine girdi, kendisine tanıdık gelen tek şeyi, 'ceketi' çıkarttı ve koltuğa yığıldı.
Sokağın köşesindeki kaldırım ona daha tanıdık geliyordu çünkü ona yakındı. Hala 'o' diyebiliyordu. Ağlayarak geçirdiği gecelerin, midesine tek lokma yiyecek girmeyen günlerin sorumlusu olan adam. Koluna tek tük bıçakla cizikler atıp, sırf acısı belki diner diye kutu kutu ağrı kesici içmeyi düşündüren adam. 'Madem sevmeyecektin, keşke hiç gelmeseydin' diye düşündü kadın. Keşke bu kadar acı çektirmeseydin bana, sadece sevseydin. Sevmek bu kadar zor muydu? Bir insanı önce sevip sonran nasıl sevemezdin ki? Ben sevdiğim birinin gözünden tek damla yaş akmasıyla kahrolan insan, gözlerimden kaç damla yaş aktı sayamıyorum artık ve sen ben seni bilmeden önce beni seven adam, keşke beni hiç sevmeseydin. Seni hiç tanımamış olmayı dilerdim. Ben ise seni tanıdıktan sonra şu an tanıyamıyorum. Bu çok can yakıyor.
Kalktı yavaş yavaş odasına doğru yürüdü, yatağa oturdu, gözyaşları hala dinmemişti. Başını yavaşça yastığa koydu, yorganı başına, bacaklarını karnına kadar çekti. Arkasından aldığı bir yastığa sımsıkı sarıldı kadın, adam ise hobilerine ve günlük hayatına...


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=Vu_qKfKY6sA

https://www.youtube.com/watch?v=RKd9ARKtsEw

https://www.youtube.com/watch?v=-ZRkEODcN_Y&index=4&list=RDnorKNsGNUVw

24 Eylül 2017 Pazar

'ÖZEL (!) GİBİ DEVLET OKULU'





Okul hayatımın son evresinde sayılırım. 'Üniversite' Son ama en zor evresi, hele ki ailenden ayrı okuyorsan daha zor bir durum. Şöyle ki maalesef bunu memleket meselesine çevirmek istemiyorum, bu yazı ise siyasetten oldukça uzak fakat ülkemizde eğitim konusunda büyük sıkıntılar yaşanıyor. İlkokuldan itibaren gelen bir sorun bu. Ben ilk 'SBS' mağdurlarından biriyim. Daha sonra 'YGS' 'LYS' Bir türlü sınavlardan kurtulamadık. Sonuç: İyi matematik yapamadığım için aldığım pek yüksek olmayan 'TM' puanımın tuttuğu, mezun olduğum zaman seviyor muyum, sevmiyor muyum farketmeksizin iş bulabileceğim bir bölümü tercih etmek oldu. 'İngilizce İktisat.' Keyifle mi okuyorum kesinlikle hayır! Ha matematik yapamadım diye, puanım istediğim 'Psikoloji' bölümünü okumaya yetmedi fakat şu an bulunduğum bölüm direk matematikle ilgili. İlk tutarsızlık burada başlıyor zaten. Eğitim sistemi şöyle bir kenarda dursun harcanan paralar bana 'Devlette mi okuyorum şimdi?' Sorusunu sordurttu. Pek bilinmeyen Üniversite kısmına geçiyorum şimdi. 'Üniversitede eğlenirsin asıl!' cümlesi tamamen yalan ya da ben yanlış üniversitede okuyorum.



Her sene bitmek bilmen kitap olayları bu sene başında da patlak verdi. Allahtan ikinci öğretim değilim de 'harç' parasıyla uğraşmıyorum. Bölümüm sırf İngilizce diye diğer bölümlere oranla çok daha fazla harç parası yatırmam gerekirdi. Çoğu öğrenci bununla birlikte her sene başında okula 1000 küsür TL yatırmak durumunda. ZORUNDA. Bize aldırılan bu kitaplar yabancı kaynaklı olduğu için baya bir para tutuyor. Almak zorunda mıyız? Evet. Maalesef ki evet çünkü ders notlarımızın %20'Sini bu kitaplardaki kod ile kaydolduğumuz internet sitesinde yaptığımız ödevler oluşturuyor. Ha bilgisayarımız varmış, yokmuş hiiç önemli değil canım! Bir de biz öğrencilerin her ay ederinin 3 katı kadar kirasını ödediğimiz, hayvan bağlasanız durmayacak evlerimiz var. En son ne zaman meyve yedim hatırlamıyorum bile. Pazara falan gidiyoruz da o sebzeleri, meyveleri nereye alıyoruz? Eskisi gibi 50 kuruşa, 1 TL ye domates, salatalık yok. Yemeğin salçası var, tuzu var, yağı var. Yağım bittiğinde 1 ay kadar yağsız, su ile yemek yaptığımı bilirim ben. Mücadele verdiğimiz tek şey dersler değil. Para mücadelesi veriyoruz. Kira kadar harç yatırıyoruz, kitap alıyoruz.
Burs seçeneğimiz var ama onun içinde kimsesiz olmak lazım, yoksa kimsenin burs verdiği yok. Ha bu adamlar bizim aylık bursumuzu, belki iki katını bir mekanda 3 saatte bırakabiliyorlar o ayrı.
Bir de yeni yeni başlayan 'QR kod' ile yoklama uygulaması. Telefonunuza indirdiğiniz bu uygulamayla her ders kod okutuyorsunuz. 'Yerime imza atar mısın?' olayı artık yok. Benim için pek farketmedi zaten derslere gidiyordum fakat telefonu 'akıllı' olmayan arkadaşlarımız için büyük bir sorun. Hele ki üniversite gibi kendini zaten baskı altında hissettiğin bir yerde bu eksikliğin ortada olması psikolojik açıdan zorlayıcı bir durum.


Zorla bir öğrencinin derse getirilmesini de yanlış buluyorum. Bu durum dersi sevdirmektense, sevenleri bile dersten soğutuyor. 5. kez derse katılım yapmazsanız gözünüzün yaşına bakılmadan, hasta mıydınız, çalışıyor muydunuz, ölüyor muydunuz sorulmadan dersten bırakılıyorsunuz.
Dersi gerçekten dinlemek için gelenler ile, dersten kalmamak için gelenlerin arasındaki uyuşmazlık ise derse yansıyacaktır eminim. Dersin huzurunun büyük oranda bozulacağını düşünüyorum. 10 kişi ama gerçekten dersi dinlemek isteyen 10 kişi ile ders yapmak daha kaliteli bir eğitim almamıza yardımcı oluyordu.
Bu uygulama ile öğrencileri derse getireceksiniz, evet görünüşte başarılı gibi değil mi? Fakat o öğrencilerin kafası nerede olacak? Bedenleri sınıftayken, akılları başka başka yerlerde dolanıcak.
Bu zorlama ise bir çok kişiyi derslerden soğutacak. Sadece 'YAZIK'  diyorum. Diyecek başka cümlem, kelimem yok. Ben aileme yük olamayayım diye 'Devlet Üniversitesinde' okuma kararı aldım. Onlardan uzakta olmaya razı oldum. Keşke ailemin yanında kalıp yarı burslu özel de okusaydım. En azından 'ÖZEL' olurdu.

'Öğrenci'

''DIŞ GÖRÜNÜŞ''

Her sabah olduğu gibi alarmın sesiyle uyandım. Ellerimi yatakta gelişigüzel gezdirip telefonu buldum ve kulaklarımı tırmalayan alarmı kapattım. Gün ışığı odama vurmaya başlamıştı, perde yavaş yavaş havalanıp sönüyordu.  Yavaşça doğruldum yattığım yerden, hava buz gibiydi. Hırkama uzandım ve giydim. Yüzümü yıkadım, çay suyu koydum, televizyonun düğmesine dokundum... Her sabah yaptığım gibi. Canım bir şeyler yemek istemiyordu yine. Son zamanlarda bu böyleydi aslında. Kendimi fazlasıyla çirkin ve kilolu hissetmeye başlamıştım. Her gün aynada yüzüme, vücuduma bakarken içimden bir şeyler kopuyordu. Hani biri tarafından sevilirseniz, mutlu olursanız kendinizi güzel hissediyorsunuz ya her şeye rağmen işte o biri o kadar güzel kişileri beğeniyor ki siz gördükçe kendinizi daha da çirkin hissediyorsunuz. Hayatınızda sizi güzel ve özel hissettiren biri varsa şanslısınız yani, o zaman iştahınızı kapatacak bir şey olmuyor. Neyse çayımı aldım, koltuğa geçtim. Yine sosyal medya mecraları aynıydı. Aynı yüzler, aynı pozlar, aynı tipler. O kadar kalıplaşmış ki. Bence herkesten farklı olmak sizi kötü ya da çirkin yapmıyor. Farkınızı fark eden biri varsa hele çok şanslısınız. Her ne olursa olsun sizi seven, her gün sevgisi artarak devam eden, sizin dışınızda kimseyi umursamayan biri. Tek bir kişi. Hayatınızı güzelleştirebilir de yıkabilir de seçim onun.
İnsan her gün aynada kendine bakıp bazı cevaplar aramaktansa, güzel sözler duymayı istiyor önem verdiği kişiden. Ego değil bu. İster motivasyon diyin ister başka bir şey, sevildiğini bilmekten çok hissetmek o kadar güzel bir duygu ki. Kan bağınızın olmadığı biri tarafından seviliyorsunuz. Değerli hissediyorsunuz.
Ben ise biraz olsun yiyeyim diye ayarladığım ufak bir kase mısır gevreğine bakıyorum. 2 kaşık almışım, midem bulanıyor. En son dün aksam 5 gibi bir şeyler yemiştim diye düşünüyorum fakat 3. kaşığı almak çok zor geliyor. Ekranda  beğenilen fotoğraflar... Bi kendime bakıyorum bi onlara. Kaseyi elime alıp çöpe döküyorum. Çayımdan bir yudum daha alıp tekrar koltuğa kuruluyorum.
Acaba hangi kalıba uyuyorum diye düşünüyorum. Madem kalıplaşmış seviliyor artık. Acaba bu mağazanın hangi reyonundayım? Hangi reyonda, kaçıncı sırada, ne şekilde? Ama durun paketim biraz şekilli, renkli ve güzelse eminim biri beğenip alacaktır. Yoksa ben paketi pek hoş olmayıp içeriği sağlıklı olanlardan mıyım? Peki kim gelip beni dışarıdan görüp beğenmedikten sonra alıp içeriğe bakar ki. Durum bu şu an başka bir şey değil. Kitapları bile kapağına göre değerlendiriyoruz. Kapağını beğendiğimiz kitapları okuyoruz, paketini beğendiğimiz yiyecekleri alıyoruz, sırf çok şık diye ayağımızı yara bere içinde bırakan ayakkabılara yöneliyoruz. Neden? Çünkü güzel değil mi? Bakın bu güzellik benim. Bakın, görün, benim diyebilmek için aslında bomboş olan şeylere yönelmek niye. Ben kitabın da az bilinenini, şarkının da az dinlenmişini severim. Özeldir onlar. Öyle dışarıdan bakıldığında pek bir şey anlamazsınız. Okudukça, dinledikçe değerlenirler.
Nasıl göründüğün değil de nasıl düşündüğün önemli.


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

When I see your face
There's not a thing that I would change
Cause you're amazing
Just the way you are
And when you smile,
The whole world stopsstares for a while
Cause girl you're amazing
Just the way you are


https://www.youtube.com/watch?v=LjhCEhWiKXk

21 Eylül 2017 Perşembe

''GÜZEL BEDENLERDE ÇİRKİN KAFALAR''

Güzellik kavramı diye bir şey neden var diye soruyordum hep kendime. '90 60 90' neye göre bu ölçüler? Kime göre? Yok ince belli olsun, büyük göğüslü olsun... 'Squat yap be abi zor değil!'  Peki o minik beyinleriniz için kitap okumayı veya düşünmeyi denediniz mi? İnsanın kafasını geliştirmesi, farklı bakış açıları yakalaması güzel bir bedene kavuşmasından çok daha zor. Bakmayın orda burda elinde kitapla gezenleri. Instagrama fotoğraf attıktan sonra, o kitabı da bir köşeye atıyorlar. Dışarı da edebiyat parçalıyorlar, neyin ne olduğundan haberleri bile yok. Hala 'Herkes' yerine 'Herkez' yazanlar var. Zor değil açıp bakması, internet elimizin altında. Saatlerce o ne yapmış, bu ne paylaşmış diye bakacağınıza açın 2-3 şey okuyun, bilgilenin. Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken ulaşmamak için çabalıyorsunuz resmen. Neyse konumuza dönelim. Güzel bedenler, boş kafalar veya çirkin kafalar. Ne derseniz artık. Her zamanki gibi salona gittim bu akşam ve etraf spor yapmaktan çok gövde gösterisi yapan, konuşmaya çalışsanız iki kelimeyi bir araya getiremeyecek insanlarla doluydu. Kadınların pilates yaptığı daha küçük bir odaya geçtim. 2 tane kadın da içerideydi. Aynada kendilerini incelemekten spora pek odaklanamıyorlardı zaten. Matı serdim yere, hareketlerime başladım. Konuşmalarına kulak misafiri olmamak elde değil çünkü öyle bir bağırıyorlar ki sesleri müziği bastırıyor. Biraz daha uzun ve ince olanı, daha kısa olanına:
-''Abi ya tatilde de bırakmadım valla, o pislik herif görsün bakalım beni. O kim ki yeeaa!!!'' 
-''Sen kimsin ki beeeğğğ!!!''
-''Aynen, bir de kaslı kaslı fotoğraf atıyor beni taşıyamayan herif! Görsün bakalım, onun üstüne kaç tanesiyle birlikte oldum.''
-...
-''Neyse ben gidip şu içerdekilere (erkeklere) laf atayım.''

O an kadınlığımdan utandım. ''Bedenini kullanacağına biraz kafanı kullansaydın belki o da pişman olur dönerdi.'' dedim içimden. Bu kadar basit olamazdı, böyle düşünmek ne bileyim düşünememek herhalde. Yüzlerinde bi ton makyaj, spora değil de podyuma gelecekmiş gibi giyinmeleri. Herkes istediği gibi giyinir tabi fakat bu durum bambaşka bir şeydi. İntikam için başkalarının yatağına girmek fazla ucuz. Kafam yoksa, vücudum olsun düşüncesi rezilce. Bir insanla oturup karşılıklı muhabbet edemiyorsam, mantıklı cevaplar alamıyorsam; karşımdaki ister zengin olsun, ister çok yakışıklı, ister dünyanın peşinde olduğu bir kişi olsun (Gerçi bana mı bakar o be? Değil mi?) kesinlikle kalkar giderim. Umrumda olmaz.

(''Güzel bir bedene sahip olan kadın bir gece için iyidir, fakat güzel bir akla sahip olan kadın ömür boyu iyidir.'')


Bizde hep güzeli güzele yakıştırmak vardır. ''Beden uyumu'' denir buna. Sanki ''Sen çirkinsin, o güzel yakışmazsınız.'' demenin daha kibar yoluymuş gibi.
''Ay şuna bak güzelim kız çirkin bir erkeğe kurban gitmiş. Nesini beğenmiş ki bu ucubenin?'' 
Eminim duymuşsunuzdur bunu. Belki kullanmışsınızdır bile. Kendini buldu belki, belki kalbini buldu, ruhunu buldu. Hem size ne ki? Ne haddinize başkalarının ilişkisine laf etmek. Dış görünüşe bakarak hüküm vermek.
Bir insanın bedeninden önce kalbi güzel olmalı, kafası çalışmalı. Cümleler ağzından öyle bir çıkmalı ki, ahenkle dans etmeli. Ruhunuza, kalbinize dokunmalı. Hissettirmeli... Beden yaşlanır zamanla. İsterseniz deli gibi para harcayın gece kremlerine, makyaja, gündüz kremine, öğle kremine, estetiğe... Yıllara meydan okuyamazsınız. Yavaş yavaş yaşlılık çizgileriyle dolar bedeniniz. Bedenini sevdiğiniz kişi yavaş yavaş bu güzelliğini kaybeder. Kalp ise durana kadar sevdiğiyle birlikte atmaya devam eder.
Güzellik kalıplarından çıkın. Çıkmalıyız. Kimse çirkin değil ama düşünceler çirkin, kirli, pis, saçma, ahmakça. Birinin bedeninden önce kalbine dokunun, gözlerde arayın manaları, saçlarında kaybolun, ruhlarınız birbirine karışsın, düşünceleriniz birleşsin daha da kuvvetlensin. Güzel sevin, güzel olanı değil, kalbinize hoş geleni sevin, göze hoş geleni değil...

(''Kadın için güzellik akıldan daha önemlidir çünkü erkek için izlemek, düşünmekten daha kolaydır.'')

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

''Benim solup giden güzel kokan çiçeklerim var''

https://www.youtube.com/watch?v=VWaUnqiY7yQ

20 Eylül 2017 Çarşamba

''DERİN BİR NEFES AL''

Saçlarımdan akan sular tişörtümü ıslatırken sadece oturup bir noktaya daldım. Burnuma ara ara gelen şampuan kokusu huzur verirken içimdeki dehşet sahnesi 1 saniyeliğine duruyor ve sonra daha şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Neye, neden baktığım konusunda hiç bir fikrim yok gibiydi. Aklım biraz başıma geldiğinde televizyondaki ses dikkatimi çekti. Bir kadın bağıra bağıra koşuyordu, biraz sonra peşinde olan adam tarafından yakalandı. Kadının güvercinlere olan sevgisini özgürlüğüyle bağdaştırmışlardı. Sonra tekrar aynı noktaya odaklandım. Düşüncelerim hızla kafam da dönerken saati merak ettim. Çoktan yarım saat geçmişti, Tişörtümün ıslaklığını hissetmemle ürpermem bir oldu. Oturduğum yerden kalkıp üstümü değiştirdim ve saçlarımı gelişi güzel topladım. Nasıl olsa evdeydim, dışarda da böyle oluyorum gerçi. Makyajmış, saçlarımmış, kıyafetimmiş artık pek umrumda değil. Yarın ki derslerime baktım, fazlasıyla yoğun bir yıl beni bekliyordu anlaşılan. O boş noktaya odaklanıp saatler harcayabilirdim. Bu manasız şeyi o kadar çok yapmak istiyordum ki, herhangi bir nesneye yeniden odaklanabilirdim her an. Gözlerimi kırpıştırıp kendimi uzak tutmaya çalıştım. Hayatın geneline bakınca ben sadece ufacık bi ayrıntıydım. Bir şeyleri değiştirebilirdim, buna inanıyorum fakat ufak bir adım dahi atamıyorum. Kendime biraz güç vermeliyim, başkalarının desteğini almalıyım biraz. Belki beni seven tek kişinin. Mutlu bir haber aldığımda koştuğum ilk kişi belki bana umursamazca bakan 'iyiymiş' diye geçiştiren biri, ayaklarım yerden kesilmişken, bulutların üstüne varmak üzereyken yere çakılmama sebep olan cümleyi kuran kişi. Benim aldığım habere benden daha çok sevinecek birine ihtiyacım var. Duyguya ihtiyacım var, duvara değil. Her gün evde dört duvar arasındayım zaten. Saçma sapan şeylere gözlerim takılıyor, gece uykularımdan uyanıp saatlerce yatakta oturuyorum. Sokağı dinliyorum her gece. Sabaha karşı yeniden uyuyorum, çok az bir süre daha. Çok yorgun uyanıyorum, gece boyu savaşmışım gibi. İçimdeki savaşa yenik düşmüşüm gibi. Dünya beni içine alıyor yavaş yavaş. Bu rutin beni yormaya başladı. ''Nereye kadar devam edecek?'' diye soruyorum kendime. Monotonluk canımı sıkmaktan öteye geçti, boğazıma sarılıyor sanki.
Adım adım ele geçiriyor bedenimi. Hayatımdaki ufak bir farklılık, izlerini silip atsa da ertesi gün tekrar beni buluyor.
Yine de ona inat, buna inat, şuna inat, sözlere inat, hayata, yaşananlara, iftiralara, yalanlara, depresyona inat, her şeye inat yaşamalı insan. Her dakikanın değerini bilerek. Sevdikleriyle belki sevmedikleriyle bile yaşamalı, yaşamayı öğrenmeli. Hepimiz nefes alıyoruz, yaşadığımızın farkında bile olmadan.
Birlikte...


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Zor çok zor , elimin altından kaçan o yaz gibi, bulutların ardından...



https://www.youtube.com/watch?v=Rkg_urj1I5M

16 Eylül 2017 Cumartesi

'AĞRI KESİCİ'

Yine bi ağrı kesici alıyorum elime. Etki etmeyecek biliyorum, hiç bir şeyi geçirmeyecek yine de deniyorum. Sıcak su torbamı dolduruyorum, hırkamı geçiriyorum üstüme, kollarını parmaklarıma kadar çekiyorum. Tekli koltuğuma oturuyorum, sıcak su torbasını karnıma bastırıyorum. Sıcaklığı elimi yakıyor ama karnımı değil. Daha fazla bastırıyorum, hırkama daha sıkı sarılıyorum. Bacaklarımı topluyorum, daha güvende hissediyorum şimdi. Tek eksik bi elin saçlarımı okşaması, biraz şefkat. Sonra belki biraz uyku, uyuyabilirsem tabi. Boğazımdan tek bir lokma geçmiyor, neden? diye soruyorum kendime. Neden ben? Bu acıları çekmeyi hakedecek ne yaptım? İyilik meleğinden hallice olan halimden eser kalmıyor yavaş yavaş, yaptığım hiç bir iyiliğin geri dönüşü güzel olmuyor. İnsanların içindeki şeytanı gördüğüm zaman korkuyla geri adım atıyorum. Yalan, duygusuzluk, umursamazlık, kendini tanımamazlık... Nasıl olabiliyor bu? Karşımdaki her şeyden önce bir insan diye yaklaşıyorum herkese. En nefret ettiğim bile olsa, 'insan'. Kırılır, üzülür, kendine bir şey yapabilir. Her yanlış hareketim onu da hata yapmaya sürükleyebilir. Ben yaşadım ve anladım, sürüklendim. Hatalardan hata beğendim, ruhum acı içinde kıvranıyor.
Bir ağrı kesici daha. Her şey hala aynı, acılarım dinmiyor. Bir kutu içsem de geçmeyecek biliyorum, belki huzurlu bi uykuya dalarım diyorum. Yoruldum... Bir şeye birilerine yetişmeye çalışmaktan ama yılmadım. Dimdik ayakta durmalıyım belki daha fazla çabalamalıyım. Her şey bunun için yaşanıyor belkide. Bir köşeye yığılırım gücüm tükenince, kimsenin elini  uzatmasını da beklemiyorum zaten artık. Kendim kalkarım ayağa, yalpalarım, adımlarım önce seyrek ve güçsüz olucak sonra daha da sağlam basmaya başlayacağım.
Son bir ağrı kesici daha...

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Duygusal bi kadınım, geri geri gider her adımım,
Daha önce böyle bir adamın peşinden hiç koşmadım.
Sahiden bu yaptığın iş değil,
Kalbine biraz dokunsan yeter.
Biraz da olsa görsem bi meyil, belki de devam etmemize değer.

https://www.youtube.com/watch?v=jHr7bqMi7mk





14 Eylül 2017 Perşembe

'SON KEZ'

14 Eylül sabahı, her şey normal. Sanki o günüm renklerin en koyusuna, en siyahına dünüşmeyecekmiş gibi uyandım. Güneşli bir sabah, geceden uykularım biraz kaçmış; devam ediyorum yatmaya, saat 10'u geçiyor, toplamda 4 saat anca uyumuşum. Yatağı terkediyorum, keşke etmeseydim diyorum bu sabah, keşke kalkmasaydım ve günün sonuna kadar bir sürü keşke kovalıyor ilkini. Her zamanki sabah rutinimi tekrarlıyorum, seninle konuşuyorum. Salona gidicez fakat gidesin gelmiyor, 'tamam' diyorum biraz sorun ettikten sonra. Biliyorum çünkü benim fazlasıyla ihtiyacım var o harika vücuda. Kendimi ne özel ne de güzel hissetmiyorum. Yine de kıyafetlerimi alıp geliyorum sana, sen telefonla konuşurken oyunun başına geçiyorum. En büyük hobilerimizden fakat sen eskisi gibi katılmıyorsun bana. Yanıma gelip oturuyorsun ve izliyorsun kenardan beni. Her hareketimde biraz gülüyoruz, kendimle dalga geçiyorum ve o anın bir daha gelmeyeceğini bilmeden yapıyorum bunları. Sonra bi teklifte bulunuyorsun, 'güzel bir sofra kurayım sana' diyorsun. Ne zamandır rakı içmek istiyordum, hem de seninle mi? tabi ki. Sen çıkıyorsun ihtiyaçları almaya, ben oyuna devam ediyorum. Sonra her zamanki gibi bir şey unutmuş oluyoruz onu da hallettikten sonra evdeyiz artık. Sen gelince bulaşıkların hala tezgahta olduğunu görüp bana şaka yollu takılıyorsun ben ise biraz bozulduktan sonra sana beğendiğim bi kaç şarkıyı, şiiri dinletirken yıkıyorum onları. Son kez yaptığımı bilmeden yine. Başlayalım hadi diyorum, anca yaparız yeriz/içeriz. Balıkların başına sen, salatanın başına ise ben geçiyorum. Ara ara başına gelip yağ sıçramasın diye tuz atıyorum, 'dikkatim dağılıyor başımda durma' diye hayıflanıyorsun. Balkondaki tozlu masayı siliyorum bir bezle. Yavaş yavaş getiriyoruz her şeyi masaya, en son ise biz oturuyoruz. İçeriden güzel şarkılar karışık bir şekilde çalarken dolduruyorsun bardaklarımızı. ''Adabı vardır rakının...'' şakalarımızla devam ediyoruz. Biraz fazla buz koyup seyreltmiş oluyorum, tadını beğenmiyorsun pek. Bir kaç özürden sonra devam ediyoruz. Fotoğraflarını çekiyoruz masamızın. Son günümüz olduğunu bilmeden, belki de biliyoruz bilmiyorum. Ben bilmiyordum en azından. Son kalan fotoğraf, galerimde bize ait olan son fotoğraf. Nasıl içileceğinden bahsediyorsun, koklarsan miden bulanır diyorsun. Tek başına kokusunu seviyorum ama desem de dediğin gibi oluyor. Midem bulanmaya başlıyor bir süre sonra. Kendim kadar hassas olan midemden nefret ediyorum. 'Yatarsan daha çok bulanır' desen de  tabii ki dinlemiyorum. Uzanıyoruz biraz, kollarınla sarıyorsun. Bir süre sonra 'Bak geçti işte mide bulantım' diyorum. Kalkıyoruz, tekrar masaya geçiyoruz. Şarkılarımız dönmeye devam ediyor içerde, ara ara ona kulak asıyoruz, bazen geçmişe gidiyoruz, sevgini esirgemediğin geçmişe... Yan taraftaki binada bir dairenin penceresinden bakıp olan bitenleri tahmin ederek konuşuyoruz biraz sonra oranında ışıkları sönüp, pencereleri kapanıyor. Derin bi sessizlik... Kalkıp toparlıyoruz masayı, ben bulaşıkları yıkarken sen kahve yapıyorsun. Kahveyi ben yapacaktım biliyorum fakat o kirli bulaşıklar gözümü  fazlasıyla korkutmuştu. Kahvelerimizi yudumluyoruz balkonda. Bi sigara yakıyorum, sen de pakete uzanıyorsun. 'Hayır' diyorum çok içiyorsun, bunu bizim için yaktım zaten. Bizim için. Son bizim için olan sigaramızı içiyoruz birlikte. Aramızda gidip geliyor, tükeniyor, biz gibi. Kalkıyoruz, fincanları yıkıyorum yine. Sen telefonlara bakıyorsun, ailenle konuşuyorsun. Yine uzanıyoruz, göğsüne yatıyorum bu kez, 'son kez.' Yine bunu bilmeden. Ufak bi tartışma geçiyor aramızda. Telefonun çalıyor, gidip getiriyorum konuşuyorsun. İçeride oturmuş dinliyorum, bekliyorum bitmesini. Sesler kesiliyor, sessizlik çöküyor yine eve, geliyorum, bu kez arkamı dönüp yanına kıvrılıyorum. Hani belki tutarsın kolumu, sararsın beni diye. Dokunmuyorsun bile. O an sanırım anlıyorum. Hiç sormasaydım keşke dediğim soruları sormaya başlıyorum. 'Beni seviyor musun?' Fazla klasik fakat sevgini hissedemiyorum artık. 'Seviyorum' diyorsun. 'Sadece eskisi kadar değil' diye ekliyorsun. 2. cümleden sonra biraz canım acıyor, birazdan da fazla acıyor aslında. 'Sevmiyorsun o zaman' diye yineliyorum sorumu. 'Eskisi kadar sevemiyorum' diyorsun tekrar. 'Nereye kadar devam edecek' diyorsun. Demek zaman bile biçmişsin ilişkimize diyorum. Mezarını sen kazmışsın çoktan. Öldürmüşsün bizi içinde. Benim haberim bile yokken. 'Madem öyle neden hala burdasın?' diyorsun. 'Ben senin aksine seviyorum' diyorum. O an şarkı sözleri geçiyor içimden ''Sen eskiden güzel bakardın gözlerime, Sen eskiden anardın beni kurduğun her cümlede'' Gözlerim yavaş yavaş doluyor, yüzüm ısınıyor. ''Sen beni severdin eskiden, sen beni duyardın eskiden, şimdi sağır bir kalp...'' Yavaşça kalkıyorum, sevmiyorsan beni, daha fazla kalamam diyorum. Bir şeye ihtiyacın olursa ararsın. Hala seni düşünüyorum, bu durumda bile, kalbimi deli gibi kırmana rağmen. Beni sağ bırakıp deli gibi acı çekmeme neden olmana rağmen. Etraftaki eşyalarımı toplarken sadece izliyorsun, bir şey demiyorsun. Demeni bekliyorum içimden ama boş... Tek kelime etmiyorsun. Kapıya yöneliyorum, kapı koluna uzanıyorsun ve açıyorsun. Seni bırakayım diyorsun. Hayır diyorum, artık buna gerek yok. Ayakkabılarımı giymek için eğiliyorum, gözümden bi yaş damla süzülüyor yanaklarımdan aşağıya doğru. Binanın otomatiği yanmasın lütfen diye geçiriyorum içimden. Sana dönüyorum, son kez sarılayım diyorum. Sarılıyoruz, eski derinliği hissedemiyorum. O an iyice anlıyorum zaten. 'Sadece bir süre canımı yakacak şeyler yapma' diyorum. Yapma çünkü kaldıramam, kendime zarar veririm muhtemelen. Merdivenlerden iniyorum, daha bitmeden kapıyı kapatıyorsun. Gözlerimden yaşlar daha sık ve hızlı akmaya başlıyor. Allahım kurtar beni bu aşkın kederinden. Çok canım yanıyor. Sokakların arasında biliçsizce yürüyorum, korumasız hissediyorum kendimi. Artık yanımdan geçen kişilere, arabalara sert bi bakış atacak kimse yok. Yanımdan geçen arabalardan laflar atılıyor, üstüm başım perişan halde. Saçlarım dağılmış. Kim bilir neler düşünüyorlar ama umrumda değil. Hem ağlıyorum hem yürüyorum. Arkama bakıyorum arada, gecenin bu vakti beni tek başıma gönderecek kadar mı sevmiyordun diye düşünüyorum. Her döndüğümde sokağın başında seni görmeyi umuyorum ama yok, kimse yok. Sokağın sonuna geliyorum, yine bakıyorum, yine yoksun. Tamam diyorum kendime, artık yok. Seni bu kadar önemsemiyor artık. Dolanıyorum, dolanıyorum. Acaba diyorum eve mı geldi. Eve yöneliyorum. Giriş kapısında gözlerim seni arıyor yoksun diyorum, son bi umut acaba kapımda mısın diye merdivenleri tırmanıyorum. Görmekten korktuğum şeyle karşılaşıyorum. Yoksun. Son umutlarımda tükeniyor demek isterdim ama bu seferde balkona çıkıp bakıyorum. Sokak köşelerine, bütün sokağa. Yine yoksun. Boş ve soğuk yatağa uzanıyorum. Belki de çok mutlu diyorum kendime. İkimizin acısını da ben çekiyorum. Şarkı açıyorum telefondan, yalnızlığımla birlikte ağlaya ağlaya uyumaya çalışıyorum.
Saat 09:10. Hala bunları yazıyorum, geçmemiş. Keşke sevseydin diye düşünmeden edemiyorum. Bana aşık o adam, artık yok. Aşkla bakan gözler yok. Dışarıya bakıyorum gün devam ediyor. Sen devam ediyorsun, düşünmüyorsun bile belki artık. Sanırım benimde aşka olan inancım böylece bitmiş oluyor. Yalnızlığım yine yakaladı beni. 1 yıl 2 ay sonra. Bir yıl iki ay.
Ben birilerini sevemem belki fakat sen seversin biliyorum. Sadece benim daha fazla canımı yakma diyebiliyorum. Kapı her an çalacakmış gibi geliyor hala. Çalmayacak bunu da biliyorum.




https://www.youtube.com/watch?v=A7n1pKXTC4g

https://www.youtube.com/watch?v=fntWzatJT2U

https://www.youtube.com/watch?v=QjUAdm453Fg





13 Eylül 2017 Çarşamba

'BEN, BENİM'

Her şey daha açık olmalıydı... Kim ne düşünüyor, kim ne yapıyor, yalansız dolansız bir dünya, doğruların ele geçirdiği bir dünya. Gözlerde yalan söylüyor, instagram hikayeleri ve fotoğraflarıda. Herkes mutlu, bir ben mi mutsuzum? Bi tek ben mi isyan ediyorum bu hayata? Olmayanı göstermek bana göre değil. Çok güzel hayatlar görüyorum ama sadece görüyorum bilmiyorum. Kendimi eksik hissediyorum gördükçe onları. Ben kimim ki? Ben neyim, ne olmalıyım ne olacağım? Kim olmak istediğim belli, yine kendim. Bana ait olmayan arabaların önünde benimmiş gibi poz vermiyorum, hava atmak için lüks mekanlara gitmiyorum, sırf hikayeye atmak için içmiyorum. Her şey bana ait, hayatıma ait, kalbime ait. Ben, ben olduğum için belkide beğenilmiyorum. Başkaları için başka biri olmadığımdan belki kendimi eksik hissediyorum. Beden ölçülerimi bile genel standartlar belirliyor. Kalbimden ev aklımdan geçenleri, güzel vücutlara satmak daha adil geliyor.
Belim daha ince olmalı, göğüslerim daha iri, kalçalarım daha dik ve dar, bacaklarım daha ince... Bunlar yoksa size kendinizi güzel hissettiren tek kişi anneniz oluyor. Kirpi yavrusunu pamuk yavrum diye severmiş zaten. Sevdiğiniz insanın beğendiği kişileri gördükçe daha da çirkin hissediyorsunuz. Onun güzellik algısından fazla uzaktaymışsınız gibi. Önce bedeninizden soğuyorsunuz, sonra yavaş yavaş kendinizden. Ben niye böyleyim, nasıl onlar gibi olacağım soruları peş peşe geliyor. Aynalar ise en büyük düşmanınız...
Başkalarının hayatına karışmak, kendi hayatınızı sorgulamanıza sebep oluyor, başkasınında sizin hayatına karışmasıyla bu döngü çıkışı olmayan bir labirent gibi dönüp duruyor. Ta ki biri labirentin duvarlarını yıkmayı akıl edene kadar. Diğerleri hala başkalarına bakmaktan kırılan duvarı göremiyor, bazıları ise sizin farkındalığınızın peşinden geliyor.
İçerde hala birilerine bakmakla meşgul bir parçanız var ise yıkık duvarın dibinde sizde onunla aynı yöne bakıyorsunuz. Çıkıştayken kapana kısılıyorsunuz.
Size kendinizi güzel hissettiren birileri varsa şanslısınız çünkü sosyal medya fazlasıyla kötü hissettiriyor. Standartların ötesinde beğenilmek yok kendi varoluşunuz var, standartlar ise risksiz herkesin beğendiği...
Beni ben olduğum için sev, başkası olmaya çalışmak istemiyorum.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=fntWzatJT2U

https://www.youtube.com/watch?v=flTK4Y4nf74

12 Ağustos 2017 Cumartesi

'SÖYLE SEVGİLİ'

Bu dünyada insanın başına gelmiş en kötü şey yine insandır. İnsanlar sonunu düşünmez, bağırırlar, yüksek sesle kulakları delercesine. Önemsizmiş gibi sizi kırarlar ve sizi kirarken siz onun elini çizdiniz diye tekrar kırarlar. Durmadan, düşünmeden, hiç kalpleri acımadan. Sonra ne olur biliyor musunuz? Çekilip ağladığınız köşeye gelirler, ağlamalarınızı sorgularlar. Yaptıkları yüzünden değil de biz ağlak olduğumuz için ağladığımızı düşünürler. Oysa boğazımızda düğümlenen o acı hissi haykırmamak için o kadar dayanmışızdır ki artık gözyaşları süzülmüştür gözlerimizden.
Sevmek, sevgi, aşk zor şey. Herkes başaramaz. O güzel sevenler varya, ah o güzel sevenler... Saçınızın bir teline zarar gelmesin diye dünyayı yakacak kadar sevenler. Uyurken nefesinizi dinleyecek kadar, gözlerinizin içine bakarken gerçekten bakanlar. Gözlerinizden kalbinize ulaşanlar. Size kendinizi zayıf değil de güçlü hissettirirler. Herkesi, her şeyi yenebilirmişsiniz gibi gelir. Siz de kaybolur ve sizde kendini bulur, başka yerlerde aramaz bile. Neyi olduğunu en iyi siz bilirsiniz.
Ama zor böylesi. Şimdi, şu an o kadar zor ki. Kavga etmekten sevmeyi unuttuk biz. Kalplerimiz yara bere içinde, adeta bir savaş alanı... Sevmek istiyorsun ama gücün yok, kalmamış. Tüketmişsin, tüketmişler, tükenmiş... 
Savaş alanında sessizce dolanıyorum, ölmüş her duyguma dokunarak geçiyorum, ölmek üzere olanlara son kez sarılıyorum. Yaralı olan yok, her yer bitmiş, ben bitmişim. Hepsi toprağın altına gitmeyi gözlüyor, güneş yok, usul usul yağan yağmur gözyaşlarıma karışıyor ve devam ediyor boynumdan aşağıya, kalbime... Sadece, sadece nefes almak istiyorum. Birinin kollarıyla beni sarmasını, orda saatlerce ağlamayı. Yeni bir savaşa hazır olmadan gelmesini değil, ömür boyu huzur olmasını istiyorum. Savaş kavramı tamamen yok olsun istiyorum. Saçlarımla birlikte yüreğimin okşanmasını. O zaman öyle güzel seveceğim ki yine, o kadar çok... Ama ne desem boş değil mi? Bomboş. Kalbinin içi gibi, soğuk bir kış günü gibi, hiç etkisi olmayan güneş gibiyim. Işınlarım milyonlarca kilometre öteden sana ulaşıyor ama ısıtamıyorum içini. Söyle sevgili ben daha ne yapmalıyım şimdi?

16 Temmuz 2017 Pazar

'MUHTEŞEM HAYAT TRENİ'

Hayatın köşesinde yaşadım hep. En zor kısmında, en acı verici yerinde. Düştükçe daha fazla tekme yedim, ayağa kalktım ancak kısa bir süre durabildim. Ne nefes almaya ne de mutlu olmaya zamanım yetmedi. Durup soluklanayım desem daha fazla geciktim zaten hiç yetişemediğim o muhteşem hayat trenine. Önümden geçerken bütün tanıdıklarım, sadece el sallamakla yetindim. Gözlerimdeki yaşları silmekten bile yorulmuştum artık. Elimdeki mendil eskimişti ve onca düşmelerimin izini taşıyordu. Ne kadar yıkasam da çıkmıyordu veya yerini yenisi alıyordu. Bembeyaz olacağı günleri düşledim. Belki de bir gün ben de o trene yetişirdim. Herkesin ayağına giden o trene yine var gücümle koşardım. Ayaklarım kanarcasına... fakat tüm umutlarım doğduğu günün akşamına tükendi. Ayaklarım devam etse kalbim zorlanmaya başladı, nefesim kesildi, düşüncelerim bulanıklaştı. Ufka baktığım da gökyüzünde tanıdık bir uçurtma aradım. Kendiminki çoktan uçup gitmişti. İçimdeki çocuk acı çekerek can vermişti. Ortaya çıktığı zamanlarda ise sadece azarlanmıştı. Yaşımda da olamadım. Olduğumdan büyük davrandım, düşündüm, konuştum... Bana büyük gelen bu bir kaç yüz bedeni taşımak için çok güç tükettim. Gözlerimdeki parıltı zamanla yerini donuk bir görüntüye bıraktı. İçimdeki güç sönüp gitti ve ben şimdi çok arkasında kaldığım trene bir gün kavusma umudumu da yitirdim. Eskimiş raylarda oturup beni ezmesine izin vermeliydim belki de, belki yine koşmalıydım peşinden. Tek istediğim hayallerimi gerçekleştirmek. Günün birinde tam anlamıyla mutlu olmak. Fakat biliyorum, en mutlu günümde bile bir parçam hep hüzün taşıyacak.



----------------------------------------------------------------

Deniz Tekin - Yıldızlar
Alarga - Bu Çok İnsani bi' şey
No Land - Düşünme Kaybolursun

6 Temmuz 2017 Perşembe

'KAHRAMAN OLMAK'

Kahraman olmak... Bir hikayenin, filmin, romanın baş kahramanı olmak istemişimdir hep. Kahramanları kimse yıldıramaz çünkü, asla düşmezler, düşseler de ayağa kalkarlar dimdik. Eskisinden daha güçlü daha inançlı olurlar. Hiç bir zaman yitirmezler bu özelliklerini. Bense kendi hikayemin en başında kaybeden  olmayı seçtim. Kendi adıma kaybeden. Herkes için bir şeyler yapmaya çabalarken çoğu zaman kendim için tek bir şey bile yapmadığımı farkettim. Kim bunun farkındaydı peki? Sadece olmadığım zamanlarda hatırlandım, olduğumdaysa farkına varılmadım. Benim hikayem çok zamansızdı, çok derin ve fazlasıyla tüketici. O kadar çok ayrıntı vardı ki roman olmaya aday artık, hatta sanırım oldu bile.
Kahramanlar babalar mıydı çocukların hayatında? Yoksa orta da kahraman yapacak birini bulamayınca kendi mi kahraman olmaya karar verdi çocuk?
Ben ilgi budalası değildim asla! Kahraman olmayı herkes beni bilsin diye istemedim, insanların hayatına dokunmayı ve güzelliştirmeyi hedefledim. Öyle şaşalı bi kostümümde yoktu benim sadece iyiliği isteyen ama bir o kadar da kırılgan bi kalbim vardı. Hakkımda söylenenleri umursamamış gibi yapıp, geceleri yalnızlığımla paylaştım. Sabah doğan güneşle hepsini karanlığa gömdüm. Söyleyecek çok cümlem vardı sustum, sonrasında patladım. Beceremedim kendimin kahramanı olmayı kahramanmış gibi davranmayı. Yüzlerce 'Teşekkür ederim Burcu, sen olmasan ne yapardım bilmiyorum' cümlesi duydu kulaklarım. Yüzüm aydınlandı fakat bu cümlelerin arkası boştu. Görevimi yapmıştım ve artık gidebilirdim. Bu da yeterdi bana, adım geçtiğinde sadece 'çok iyi biri' denmesi...
Bugün sanırım bi çocuğun kahramanı oldum. Her gün salona giderken geçtiğim alt geçitten geçiyordum yine. Her gün o tozlu ve kirli basamaklarda oturup mendil satan çocukta oradaydı. Geçerken gözlerimin içine bakıp gülümsüyordu 18. kez. Sümükleri akmış, biraz kirlenmiş yüzüne baktım gözlerindeki ışığı anlatmaya kelimeler yetmezdi. Bende ona gülümsedim 18.kez. Mendil satıyordu fakat burnundan sümükler akıyordu. Kim bilir kim zorluyordu onu, bunu yapması için. Ona para versem eminim kendisine faydası bile dokunmazdı. Çikolata almak aklıma geldi. Spordan dönüşte bir tane çikolata aldım ve merdivenlerden inmeye koyuldum ki onu göremedim basamaklarda. İçim kötü olmuştu fakat hemen diğer tarafa dolandım. Orda oturuyordu hemen bana baktı 'Çikolata ister misin?' diye elimdeki çikolatayı uzattım. Yanımızdan umursamazca geçen insanlara baktım sonra. Gözlerinin içi gülüyordu, aldı çikolatasını ve büyük bir özenle kucağına koydu. Ben gidene kadar bana baktığını hissettim. Sanırım onun gözünde ufakta olsa bir kahramandım. İçimi kaplayan inanılmaz huzur ise paha biçilemezdi. İlla hayat kurtarmam gerekmezdi bunun için ama daha büyük kahramanlıklara imza atmak istemiyorum değil. İş hayatında iyi bir konuma gelme arzusu yakıyor beni, sonrasında çoğu zenginin yapmadığını yapmak istemem... Kahraman olmak kolay bir çikolataya bakıyor bazen veya ufak bir tebessüme. Her gün kahraman olun bu ülkenin daha fazla kahramana ihtiyacı var. İyiliğe ve güzelliğe ihtiyacı var.
Ha bu arada kendi hayatım için de bir şeyler yapmaya başladım sanırım. Umarım diğer tüm hayallerime de ulaşırım zamanı  geldiğinde.


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

LP - Other People