25 Nisan 2018 Çarşamba

''PİŞMAN MIYIM, DEĞİL Mİ?''

Pişmanlık hayatımızın her yanını sardı. Söyleyemediklerimizin pişmanlığı, sevmediklerimizin ya da sevdiklerimizin pişmanlığı, az/çok sevmenin pişmanlığı. Ya çok geç oluyor bir şeyleri söylemek için ya da ortada söylenecek söz kalmıyor bazen, bazen de söyleyeceğiniz kişi çok uzaklarda olabiliyor. Her şeyin geri dönüşü var ama 'ölüm' başka şey. Onun ne geri dönüşü var ne telafisi. Dünya yıkılsa yerine gelmeyecek olan biri var sadece. O yüzden sevecekseniz şimdi sevin, söyleyecekseniz şimdi durmadan söyleyin konuşun. Yarın değil, bugün. Hatta hemen şimdi! Daha fazla vakit kaybetmeden.
Söylediniz ve beklediğinizi göremediniz mi? Bunun da var pişmanlığı. ''Neden söyledim ki şimdi?'' Pişmanlığı. Ama önemi yok, siz söylediniz attınız içinizdekileri. Artık pişman olma sırası karşınızdakinde. Zaman geçecek ve anlayacak, neden olumsuz bir tepki verdim ki diye pişman olacak ama siz belki bıraktığı yerde kalmayacaksınız.
İşte bu nokta kırılma noktası. Ben sevdim mesela, çok güzel sevdim. Kitaplara, filmlere konu olacak kadar sevdim. Sevgimle aşmaya çalıştım her şeyi, aşardım da. Ama karşınızdaki size aştığınız her engelden sonra bir yenisini yapıyor ve öylece sizin acı çekmenizi izleyip, 'Ben neden sana bir engel inşa ettim?' diye sorgulamak yerine, dalgalanmama sebep olup, ''Dalgaların beni boğduğu için bunu yaptım!'' diyorsa. Başka şeylerin arkasına sığınıyorsa yapacak bir şeyiniz kalmıyor. O engellerin çevresinde yine dolanıyorsunuz ama iyi niyetinizle. Ufak bir hareket görseniz yine o engeli aşmak için yaralandığınız bin yerinize aldırmadan mücadele vereceksiniz ama işareti bırakın üzerinize kızgın ateşler püskürtüyor sizi kaçırmak için.
Ya iyi niyetinizi bir kenara bırakıp, o engelleri aşmak yerine paramparça edeceksiniz karşınızdakinin yaptığı gibi ya da çekip gideceksiniz. Ne yapmak gerekir inanın bende bilmiyorum ama benim yüzüm ak, gururum tertemiz. Pişman değilim hiç bir şeyden en güzeli de bu. Yine sever miyim birini orası muamma ama bir daha asla bu kadar yara almayacağım kesin. Ben elimden gelenin fazlasının, fazlasını yaptım ve yaparım da. Ben böyle gördüm, böyle öğrendim.
İçimdeki iyiliği yok etmeye çalıştıkça daha fazla iyilikle karşıladım onları.
Vurdular, ''Elin acıdı mı?'' diye sordum. Oysa ben kan revan içindeyken buna sebep olan kişi dışında herkes ''İyi misin?'' Diye sorarken ben yine beni bu hale sokan insana sığındım.
İçeride bir yerlerde ufak bir iyilik kıpırtısı gördüm çünkü, çünkü ben pes etmeyi seçmedim.
''Ben kötüyüm, pes ediyorum, bırakıyorum.'' diyecek kadar da basit ve zayıf değildim.
Savaşım hep devam edecek, başkalarının verdiği savaşa da yardım edicem. Başkalarına yardım ettikçe daha da güçlenicem. İçimdeki iyiliği besleyip, kötülüğü aç bırakıcam. Acı çekicem hem de fazlasıyla ama durmadan gittiği yere kadar devam edicem.
Hiç bir şey bilmiyorum zannedilecek ama biliyorum. Sadece susuyorum, konuşursam çok ağır konuşacağımı da biliyorum. Hiç sevilmemiş olmanın acısı, ''Seni sevmiyorum'' cümlesi yankılanıyor her yerimde. Herkes ne yaşattıysa yaşar buna inanıp buna sığınıyorum. Birinin mutsuzluğundan, yeni bir hayat inşa etmenin çok uzun sürmeyeceğini de biliyorum. Ben iyileşirken, kendime koca koca şehirler inşa ederken, benim mutsuzluğumla yapılan her şey teker teker yerle bir olacak.
Fakat benim yeni şehrimde kapım, beni yerle bir edenlere de açık olacak. Her zaman her şeyi aşabilecek olmanın inancı ayakta tutacak beni ve hayatın üzülmek, kalp kırmak için çok kısa olduğu bilinci.
O yüzden kafanızı şu an nereye vuruyorsanız vurun ve kendinize gelin. Bu hayatta aşılmayacak tek şey ''Ölüm'' onun dışındaki her şey aşılabilir. Yeter ki siz inanın. Yanınızda bunu aşabilirsin, aşabiliriz! diyen biri varsa hele ne mutlu size. O kişiyi elinizin tersiyle itmek yerine yanınıza alıp verin savaşınızı, güzel günlere yol açın. Baştan başlayın daha geç olmadan. Kırdığınız insanlardan özür dileyin, sizi kıran insanlardan da dileyin ''Ne kadar kaba bir insan olduğunu anlamadığım için özür dilerim, benim iyi niyetim.'' deyin.
Kızgınlıklar, kırgınlıklar geçer telafisi olmayan hatalar yapmayın. Sevin, sevilin. Her gün daha da berbat olan bu dünyada iyilik meleği gibi yaşayın. Kendi yüzünüzü güldürün ki başkaları da gülümsesin.
Hayat kısa belki yarın, belki bugün, belki şu an hayat son bulabilir.

22 Nisan 2018 Pazar

''KENDİMİ GECELERE VEREMEM''

En kötü günlerimden çok güzel dersler çıkarttım. Acı çeke çeke çıkarttığım bu dersler ömrüm boyunca beni belki daha kötüsünden koruyacak belki de bu yaşadıklarım henüz en kötüleri değil.
Ama insanlardan daha fazla soğumama sebep oldu. Yeni birileriyle tanışmak, konuşmak gelmiyor içimden hiç. Biri herhangi bir amaçla hafifçe koluma dahi dokunsa irkiliyorum ittiresim geliyor, kaçasım geliyor. O kadar kötü olmuş ki insanlar... Muhabbetleri bomboş, amaçları yok, içlerinde iyilik yok, dürüstlük desen hiç yok.
Ben biten ilişkime bile bu kadar sadıkken karşımdaki insanın yapma dediğim hatta 'Ne olursun yapma!' dediğim şeyleri yapmasına şahit oldum. Absürd olan ise kendisinin de böyle şeylerden hoşlanmadığını düşünmemdi, her şey gibi o da yalanmış demek ki.

11 Mart 2018 Pazar

''GÜNÜMÜZ PAMUK PRENSESİ''

Bir zamanlar şehrin en güzel semtinde denize nazır görkemli bir villada  yaşayan kral ve kraliçe varmış. Bu kral ve kraliçenin çok tatlı al yanaklı al dudaklı minnoş bir kızları olmuş ve adını 'Pamuk' koymuşlar çünkü kraliçe kedileri çok severmiş fakat alerjisi olduğu için bir kediye hiç sahip olamamış. Gel zaman git zaman 'Pamuk' kocaman olmuş. Güzelliğiyle şehrin bütün erkeklerini peşine takıp onlarla sabaha kadar takılır olmuş. 'Babişkooğğ prensesine şunu almaz mısın, bunu almaz mısın?' diye diye babasına bir sürü şey aldırır olmuş. CLK350 model Mercedes'ine atlayıp, 'Prensesler gibiydim ben baba evinde' dinleyerek bebek sahilde tur atıyor, o AVM senin bu AVM benim geziyormuş.
Bir süre sonra maalesef annesi yataklara düşmüş ve en sonunda da hayatını kaybetmiş. Pamuk prenses bu durum karşısında aşırı derece de üzülmüş, psikologlar, ilaçlar kar etmez olmuş en kötüsü de babasının çok kısa zaman içinde başka bir kadınla evlenmesi olmuş. Pamuk prenses bu kadına olan nefretini gizleyemiyormuş ve 'I hate you! I hate you!' diyerek odasına kapanmış. Babası nedense hiç sesini çıkartmıyormuş. Sanki bitkisel hayata girmiş gibi ortalıkta bile görünmez olmuş. Pamuk prenses kraliçeyi rahatsız etmek için son ses metal müzik dinliyormuş her gece, buna dayanamayan kraliçe en sonunda zorla onu bodrumdaki odaya aldırmış. Pamuk prenses'in CLK350 model Mercedes arabasına da el koymuş.
Pamuk ne yapacağını bilmez halde oturmuş yatağına, kankileri Mercanberk ve Barbisu' ya 'Üvey annem beni çıldırtıyor yeaa, i hate you step mama!'' diyerek asık suratlı bir snap atmış. 10 dakika sonra ikisinin de instaya arabada hikaye attıklarını görmüş ve cevap vermedikleri için onlara da lanet okumaya hazırlanırken evlerinin önünde bir 'BMW i7' belirmiş. Arabann farları bodrumu aydınlatırken Pamuk bunun Mercanberk'in arabasını olduğunu farketmiş, 'Hadi bebek Ezhel konserine' mesajıyla kendine hızlı bir kombin ve makyaj yaparak yaklaşık 2 saat sonra arabanın yanına geldiğinde arkadaşlarının onu beklerken uyuyup kaldığını görmüş. Sertçe camı tıklatıp onları uyandırmış ve arabaya atlamış. 'Kızıaağğm kaç saat oldu?' diye atılmış Barbisu.
'Zaten allığa ve kapatıcıya ihtiyacın yok bi  Chanel fondoten, MAC ruj, Anastasia Beverly Hills far paleti, NARS highlihter, baking, bronzer falan tamam yane'
Pamuk 'Barbisu'ya hof zaten depresyondayım dedikten sonra bas Mercanberk, konsere gidip kopalım' demiş.
Son ses 'Ezhel - Geceler' açmışlar.
Bu arada kötü kalpli kraliçe Pamuğun gittiğini farkedip onun arkasından 'Kiralık katil' yollamış. GPS ile takip ederek Pamuğu konser alanında bulan katil, onun muhteşem saçlarını ve fiziğini görünce ona vurulmuş. Sosyal medyadan ekleyip ona hemen mesaj atmış:
-'Merhaba Pamuk, çok güzel görünüyorsun. Bir şeyler içebilir miyiz?'
Pamuk instaya kendini ve arkadaşlarını çekmekle meşgulmüş o sıra. Yukarıda görünen bildirimi sinirle ittirip 'Hof yine hangi keko bana yürüyor yha' demiş. Katil heyecanla güzel bir cevap beklerken,
Pamuk: 'Ayh tam bir kekosun sen, BMW yoksa ben de yokum ok?'
Yazmış. Katil sinirle telefonunu fırlatmış ve Pamuğu kolundan tutup 'Senin annen beni, seni öldüreyim diye tuttu ama iyilik bende kalsın, ben sana dokunmayacağım. 'Kadın anadır, kadın topraktır!' diyerek kalabalığın arasında kaybolmuş.
Pamuk o gece korktuğu için arkadaşlarının lüks villasında kalmış. Yemeksepetinden yemek sipariş etmişler ve 'Movie Night' yapalım demişler.
Yemekleri gelir gelmez Pamuk kendisine gelen tatlıyı midesine bir güzel indirmiş ve bir an için bütün görüntü kaybolmuş. Pamuk şimdi boşlukta uçuyor gibi hissediyormuş adeta.
Mercanberk ve Barbisu panik halinde koştururken kapı çalmış. İkisi de birbirine bakıp kalmış, Mercanberk kapıyı açar açmaz, Pamuğ'a yazan adam içeriye dalmış. Kollarının arasına almış Pamuğun kibar bedenini ve alnına bir öpücük kondurmuş. 'Hem ecelin, hem de hayatınım senin!!!!' Pamuk gözlerini açar açmaz kendini adamın kollarından atmış ve 'Iyyy hemen alnımı yıkamam lazım, öff' diyerek lavaboya koşmuş. Herkes şaşkın bir şekilde Pamuğun arkasından bakakalmış. Pamuk 'Beyaz BMW 'li prens yerine bu mu beni öptü yaaa' diye ağlaya ağlaya taksiye atlamış. Kıyafetlerinin ancak yarısını -yani 10 bavul- alarak ülkeyi terketmiş...
Üvey annesini her yerden blocklamış, babasına da tripli bir mektup bırakmış.
Kraliçe şimdi ön kameraya ne zaman 'Benden güzeli var mı cnm IPhone'um' diye sorsa, 'Hayır' cevabını alır olmuş. Bu mutlulukla her gün bin tane selfie çekerek hayatına devam etmiş.


15 Şubat 2018 Perşembe

'BİR KADININ GÖZYAŞIYLA KAPLI GÜNLÜĞÜ-I'

Gözlerimi gökyüzünde hareket eden bembeyaz pamuk gibi bulutlara diktim sonra o görüntüyü beynime kaydettim ve gözlerimi kapatıp, bir nefes aldım. Ne kadar da yorgundum, bütün hücrelerim ağrıdan titriyordu. Çokta üzgündüm, hem de nasıl. Gözyaşlarım sel olup akıyordu gözlerimden, çenemden, boynumdan... Kafamda tepinip duran bir şeyler vardı. Neydi onlar? Bunu bile bilemiyordum. Ben zaten hiç bir şey bilmiyordum, kimseydim ben. Hiç kimse. Sahi birileri beni düşünüp 'Onsuz asla yapamam diyor muydu ki?' Çünkü ben diyordum biri için. Tek bir kişi için.
Deniz ayaklarımın altında gidip gelirken kıyıya çarpan dalgalardan etrafa saçılan damlalar çıplak bacaklarıma geliyordu. Ah ne çok yürümüştüm, ne çok çabalamıştım. Yürüdükçe de geçer sanmıştım, geçmedi... Üst üste bindi, kalbime verdi ağırlığını ve göz yaşlarıyla hafiflemeyi umdu bedenim. Sarılsam belki, belki de geçerdi. Evet, evet kesinlikle geçerdi. Ama tek bir kişiye sarılsam geçerdi. Şöyle sımsıkı kaburgalarım acıyana kadar, tatlı bir acı olurdu. Ne hoş! 
Yine ağlar mıydım acaba? Hep ağlardım ki ben zaten. Konuşmazdım, ağlardım; içime atar, ağlardım; mutluluktan?  Hayır mutluluktan ağlamazdım. Yoksa ağlar mıydım? Ah bu kararsızlığım. 
Tek net kararım sendin. Sanırım değil kesin sendin! Konu sen olunca nasıl da kesin cümleler kuruyorum kendime inanamıyorum. Benlik şeyler değil bunlar. Ağlamak, kesin cümleler kurmak, deli gibi sevmek, hiç durmadan sevmeyi istemek...

25 Ocak 2018 Perşembe

''ÖLÜME KUCAK AÇMAK''

Son günlerde nereye gitsem bilemiyorum. En şiddetlisinden bir deprem geldi vurdu hayatımı. Her şeyi yerle bir etti ve şiddetli sarsıntılar peşi sıra geldi. Aralarında ne nefes alabildim ne de dinlenebildim. Yine kendime kızdım, yüklendim. Başım patlayacakmış gibi oldu, 3-4 gün boyunca hem göz yaşı aktı gözümden hem de burnumdan kan. Anlayacağınız bu yıkık dökük şehirde gözyaşlarım kana karıştı. Bir kaç gün öleceğim, kesin öleceğim diye ağlaya ağlaya dolandım. Saçlarıma dokunmak bile gelmedi içimden çünkü her seferinde avuç içlerim saçla doluyordu. Duşun altında dakikalarca dikildim, vücudumla birlikte zihnimde arınsın diye. Bedenim yaşadığım bu üzücü, kötü olayları daha fazla kaldırmayacaktı çünkü. Ertelemeye karar verdim her şeyi. Her şeyi çok önceden değil zamanı gelince düşünmeliydim, zamanı gelmeden de kendime gelmeliydim. Mağazalarda hiç bir şey denemeden, almadan boş boş dolandım. 2 kitap bitirdim, kendimi yeni bir kitap ve birayla ödüllendirdim. Vapurun ucunda denize karşı bir sigara yaktım, martılar kadar özgür olmayı diledim, fotoğraflar çektim. Ufak bir sahil yürüyüşü sonrası kendime bir kahve ısmarladım, sanki ölecekmişim gibi her yeri karış karış adımladım. Rüzgar yüzüme vurdukça canımı acıtsa da rüzgara karşı oturdum. Bütün bunlara rağmen acım hep içeride bir yerlerde saklandı ve bunlar bittiğinde tekrar ortaya çıktı. Kendimi ya birinin kollarına atıp saatlerce yardım et diye ağlayacaktım ya da hayranlıkla izlediğim denize kendimi bırakacaktım. İkisi de olmadı fakat ikincisi zaman zaman çok ağır basıyor. Ölümü her şeyin son bulması değil de huzura kavuşmak gibi görüyorum artık. Dayanamayacak seviyeye gelirsem başvuracağım bir şeymiş gibi.
Her gün düşünüyorum, her saat, her dakika ve tekrar tekrar burnum kanıyor. Sanırım bedenim de bunu istiyor, huzura kavuşmayı. Öylece çekip gidecek değilim elbet. Bir gün buna karar verirsem o günü son günüm gibi yaşayacağım ve kesinlikle okuldaki öğretim üyelerine ne denli psikolojik baskı yaptıklarını öğretmeden gitmeyeceğim. Mesela ağzına kadar doldurduğum sınav kağıdımın sonucu ''0'' geldi. Orada ''0'' gördüğüm an ellerim titremeye başladı. Kağıdı boş versem hakkı fakat bir çaba var o kağıtta ve doğruluğundan emin olduğum en az 2 soru. 5 bile vermemiş. ''0''. Hiçlik, boşluk. Kendimi aptal gibi hissetmeme sebep olan not, öğretmen.
''13 Reasons Why '' dizisini izlediyseniz bilirsiniz. İntihara kalkışmadan 13 kişi/sebep sıralıyor başroldeki kız.13 değil belki 15-20 sebep sıralayabilirim çok zor değil. Belki benden sonra bir şeyler değişir diye.
Neyse şimdilerde dayanmaya çalışıyorum her seferinde gücüm kalmasa da sürünerek devam ediyorum yola. Arada bir tutunacak dal, ağlayacak omuz aramıyor değilim. Bu çokta zor olmasa gerek.
Olur da ayağa kalkarsam dönüp okuyacağım bir yazı olsun istedim. Belki sizde bazen böyle düşüyorsunuz, ölümle burun buruna geliyorsunuz. Benim karar vereceğim bir şey olmasa da bir kaç deprem sonrasında ayakta kalacak tek bir şey olmayacak içimde. Kendime hayata tutunmak için sebepler de arıyorum, buluyorum sonra elimden kayıp gidiyor.
Tek dileğim gökyüzüne uzanan taş gibi binalar inşa etmek. En güçlü deprem gelse bile yıkılmayacak bir şehir yaratmak...




13 Ocak 2018 Cumartesi

''GÜNÜMÜZ SİNDİRELLASI/KÜL KEDİSİ''

...Sindirella saat gece 12'ye yaklaşırken balo salonunu henüz terketmemişti. Bu içecekler ve yiyecekler harikaydı. Sindirella bir ondan bir bundan alıp, müziğin akışına bırakmıştı kendini. 'Haydi eller havayaa!' cümlesiyle davetliler coşmaya başlamıştı. Gece 12den sonra başlayacaktı asıl parti. Ona iyilik yapan bu peri ne diye 12 demişti ki ona? Numarasını alsaydı arayıp biraz daha izin alabilirdi belki. 'Amaaaan olsun 12ye kadar tadını çıkartmak lazım' dedikten sonra instagrama 28394638. story'sini attı. Swarmdan yakışıklı prensi eklemeyi de unutmadı.
Salondaki görkemli saat 12yi vurduğunda büyük bir gürültüyle titredi, kül kedisi olma vakti gelmişti. Sindirella çıkışa doğru koştu, en sevdiği şarkı çalmaya başlamıştı ve bu topuklular  deli gibi ayağını acıtıyordu. Lanet ede ede merdivenlerden inerken prensin onun arkasından telaşla koştuğunu gördü. Prens ''Gece daha yeni başlıyor nereye gidiyorsun, seninle takipleşmek isterim!'' diye seslendi. Sindirella prens'e ''Uff sanane be salak'' diyerek koşmaya devam etti, tam o sırada ayakkabılarından biri merdivenlerde düştü. Diğer ayakkabısını da çıkartıp eline alarak arabaya kendini attı. Gece 12 olduğu için araba bir anda balkabağına dönüştü, sindirella da kalçasının üstüne düştü. 'Hay yapacağın arabayı...' diye söylendikten sonra yerden kalkıp koşmaya devam etti. Eve varır varmaz Wi-Fi açtı ve odasına çekildi. Arkadaşları ve üvey kardeşleri hikaye atmaya devam ediyordu. Lanet olsun diyerek telefonu fırlatmak istedi ama maalesef yeni telefon alamazdı. Ekonominin hali beterdi, telefonun yarısı vergiydi zaten. Telefonu sinirle kenara koydu ve camdan gökyüzünü izlemeye koyuldu. Neden prensten kaçmıştı ki? Onu güzel elbiseler içinde beğenen adam normal kıyafetlerle de sevemez miydi? ''Erkek değiller mi hepsi aynı, allah onların belasını versin!'' Bunu twitter'a yazmalıydı, belki prens gördükten sonra 'Kız haklı allah belamızı versin, birini sevdim mi her haliyle sevmeliyim!'' derdi. Spotify'dan 'Burak King - Yanıyoruz' açarak bir sigara yaktı Kül Kedisi. Dolunay vardı bu gece, şarkı tam uyuyordu bu yaralı kadına. 'Oluru yoksa da boş yere yormayalım!' bir nefes daha aldı sigarasından. Ayakkabısı da kaybolmuştu zaten. Kim bilir kaç paraydı o ayakkabı? 'Peri geri gelip ayakkabıyı sormasa bari' diye geçirdi içinden. Zaten elbisesi de mini değildi. Prens hakkında seksi şeyler düşünmeyecekti, of! Aynada yüzüne baktı highlighter'ı da az sürmüştü. O an telefonuna gelen mesaj sesiyle irkildi. Hemen telefonunu aldı eline, mesaj gerizekalı sınıf arkadaşlarından birindendi.
''Tatlım ne diye partiden koşarak çıktın?'' Kül Kedisi bu mesajla daha da sinirlenmişti. Çünkü eşşeğin şeyinden dolayı diye mırıldanırken bir yandan da ''Bebeğim biliyorsun bizimkiler gece dışarıda olmamı istemiyor, bu müthiş güzelliğim başa bela anlarsın ya.'' yazdı.
''Anlıyorum tatlım. Neyse biz kopuyoruz şu an görüşürüüzzz'' Kül Kedisi bu mesajdan sonra iyice gerilmişti. Yatağının altına sakladığı Efes kasasını çıkartıp çakmağın arkasıyla bir bira açtı kendine. ''Kafayı bulucam ve o lanet prens'e yazıcam'' Ne var ki 10 dakika sonra sızıp kalmıştı.
Güneş gökyüzünü aydınlatmaya yeni yeni başlamışken, üvey annesinin iğrenç sesiyle uyandı.
Üvey annesi o cırtlak sesiyle aşağıdan ''Kül Kedisi kızzzz kime diyorum kalk kahvaltıyı hazırlaa!'' diye bağırıyordu.
Kül Kedisi: ''Offf tamam be kadın geliyoruz!'' diye seslendi ve yavaşça yatakta doğruldu. Dün gece aklına gelmişti. Hemen telefonuna uzandı ve Instagram'a girip hikayelere bakmaya başladı. O kadar çok mesaj gelmişti ki neredeyse Prens'in mesajını gözden kaçırıyordu. Ufak bir sevinç çığlığı attıktan sonra ''Selam yavru, dün gece harikaydın tanışalım mı?'' tarzındaki mesajları bir kenara bırakıp, mesajı açtı.
Prens ''Mrb güzel bayan, ayakkabınızı düşürmüşsünüz isterseniz benim saraya gelip alabilirsiniz. Saray boş bütün muhafızları dışarı yolladım, büyük ekranda film de izleriz.'' yazmıştı. Kül Kedisi normalde çirkin, fakir bir erkek bunu yazsa blocklardı ama bu yakışıklı, zengin bir prensti. Yine de ağırdan almak lazımdı o yüzden Kül Kedisi ''Mrb yaa bilemiyorum şu an pek müsait değilim. Üvey annem temizlik yaptırtıyor :((( '' yazdı. Prens mesajını anında görmüştü ve ''Ben seni beklerim, işin bitince gelirsin ;) '' yazdı. Kül Kedisi bildirimden mesaja bakmıştı, hemen atlamamalıydı. O sırada kendi profilindeki fotoğrafları tek tek inceledi. Hepsi çok güzeldi, prens onun insta profilini beğenmiş olmalıydı. Cevap vermeden önce prens'in profilini de stalkladı Kül Kedisi. Dün geceye ait bir sürü fotoğraf atmıştı Prens. Hepsine büyük bir üzüntüyle baktıktan sonra Prens'e ''Ok'' yazdı. Prens, Kül Kedisinin sırf profiline bakıp kıskandığı için ona ''Ok'' yazdığını asla bilemeyecekti. Sadece ''Yanlış bir şey yazmadım umarım, bekliyorum güzellik.'' yazdı. Kül Kedisi 'görüldü' yaptıktan sonra, Prens'i likelayıp, yorum atan bütün kızları stalkladı. İçinden de saydırmayı unutmadı.

9 Ocak 2018 Salı

''KAPI GİBİ DİPLOMAM VAR!''

Neden ben bu bölümü okumak zorundayım, neden para kazanmak için deli gibi çabalamalıyım? diye düşünüp duruyorum. Düşünmenin yanında bunların mecbur kıldığı sorumlulukları yerine getirmek için ordan oraya koşturuyorum. Sonuç ne mi? 4 tane dersten kalıyorum. Kendi suçum belki çok çalışmadım, hatta evet çalışmadım çünkü içimden gelmedi. Bunun sonucu da canımı fazlasıyla yakıyor. 'Ben aptal mıyım 4 ders bıraktım?' diye kendime yükleniyorum çünkü bizim ülkemizde zeki, akıllı insan notlarından anlaşılıyor. Ortalamam düşükse istediğim kadar becerikli olayım bi halta yaramıyorum. Ne kadar dürüst, çalışkan, sözünde duran, dakik biri olduğum önemsiz. Ortalamam iyi o zaman başarılıyım, kötüyse aptalın tekiyim! Not ortalaması yüksek olan kişilere soruyorlar mı 'Bir şey anlıyor musunuz?' diye. Hayır. Ezber yapıp geçiyorlar. Ben bir şeyler öğrenmek için çabalıyorum. Öyle kalıplaşmış şeyler de değil öğrenmek istedim. Benim istediğim her şeyin özünü öğrenmek, gerçekten ekonomiden anlamak. Tabi notlarım yerlerde olunca dersleri de bölümü de sevemiyorum. Bakkala giderken yolda yardım ettiğim teyzeden tutun, asansörde karşılaştığım komşuya kadar herkes derslerimi  soruyor. Direk 'Tıp okumuyorum' demeliyim bence. Bizim bölümler tırt, bir de ortalamamı duysalar bağırarak kaçacaklar. Hasta mıyım, iyi miyim önemsiz. 'Halim ne olacak?'
'Ne olacaksın kızım sen?' Her yerden ayrı bir baskı var, ben zaten bir şey olmak için çabalarken üstümdeki bu baskı beni daha da yoruyor. Sonra bu gençler neden bu kadar agresif. 'Neden bu kadar yorgun?'
 Bizim zamanımızda biz hem ev işi yapar, hem kardeşlerimize bakar, hem çalışır hem de gezerdik.
Ah be keşke sizin zamanınızda olsaydım,  ben bunların bin katını yapardım. Ders için sabah 8 de çıkıyorum akşam 5te bitiyor, hatta ek ders varsa akşam 8-9 bazen 10. Günün sonunda kafa mı kalıyor. 4-5 yıl okuyoruz peki ne için? İşşiz kalmak için. İşsiz kalmak için bölüm bitirmeye çalışıyoruz, tez yazıyoruz  haftalarca. Yıllarımızı veriyoruz derslere, hatta saçlarımızı ve en güzel yaşlarımızı. Ben yarın ölürsem ne olacak? Ne uğruna yaşamış olacağım? Bir daha gelmeyecek yaşlarımı heba ediyor olmak beni fazlasıyla üzüyor. Saçlarım yumak yumak dökülüyor artık. Sinir sistemim, sindirim sistemim, dolaşım/boşaltım sistemim her şeyim çökmüş durumda. Ruhum bi 80 yaşında var. İçimde bir şeyler çığlık atıyor, koşup zıplıyor fakat sonra bu düşünceler sarıyor beynimi.
20 yaşında gelecek kaygısı sardı. Belki 21. yaşımı bile göremiycem, kim bilir...
Yanlış bölüm, geçmiş zaman, yanlış üniversite, yanlış dersler... Doğrusu 'Tıp' olmalıydı, olmadı. Hoş Türkiyede derece yapsam da beni doğu da bir hastaneye atarlar, hasta yakını tarafından tartaklanır hatta belki öldürülürdüm. Onca yıllık emeklerim bir anda ellerimden kayıp giderdi. Hayatım kaçar giderdi.
Anlayacağınız iyi bir lise için çabalıyoruz, sonra iyi bir üniversite ve bölüm için daha sonra derslerimiz iyi olsun mezun olalım diye çabalıyoruz en iyi ihtimalle 6 ay işsiziz belki 1 yıl. Sonra okumuş, diplomalı bir genç olarak aylık çok az bir miktara çalıştırılıyoruz. Şansımız varsa yükseliyoruz ve daha fazla maaş için çabalıyoruz. Ne oldu 30-35 yaşına geldik. Bu da en iyi ihtimalle. 24-25 yaşında mezun olursak. Biz agresif olmayalım da kim olsun? Bu yaşta saç dökmeyelim de kim döksün?
Bu ülkenin gençlere ihtiyacı var, taze beyinlere ihtiyacı var. Bizi çürüttükten sonra bir anlamı kalmıyor. Umarım mezun olan her genç hakettiği yerlere ulaşır. Umarım torpille değil de kişiliğimizle, bizi biz yapan özelliklerle iyi yerlere geliriz.


15 Aralık 2017 Cuma

''BİRAZ ANLAYIŞ''

'İnsanoğlu neden bu kadar bencil ve düşüncesiz?' diye sorup duruyorum kendime çoğu zaman. Neden bir şeylerin değerini kaybedince anlıyoruz? Neden ona sahipken değerini bilmiyoruz ya da tekrar kazandığımızda kaybettiğimiz zaman yaşadığımız acıyı anında unutup yine hor görüyoruz?
İhanet, yalan, aldatma... İnsanlardan sanırım bu yüzden nefret ediyorum çünkü bu dünyanın başına gelmiş en kötü şey insan. Şeytana pabucunu ters giydirir söz konusu kendisi ise. Yaşadığı yere, nefes almasına sebep olan doğaya bile zarar verir. Sadece insan insana yapmaz kötülüğü, insan doğaya yapar, insan hayvanlara yapar, kendine bile yapar kötülük. 
Hayvanları bu kadar çok sevmemin asıl sebebi bu. Sokaktaki köpeğin biraz başını okşayın anında peşinizden gelmeye başlar. Karnını doyurmasanız bile. Onlar sevgiye aç insanlar ise ilgiye, şöhrete, popülerliğe, güzelliğe, başarıya... 
Sevgi/aşk o kadar ucuz ki artık, bir bardak içkiye bakıyor bazı ilişkiler. Ruhsuz, donuk, tek gecelik... Amip gibi beyinsiz, düşünmeden yaşayıp gidiyor pek çok kişi. 'Ben neden geldim bu hayata, ne yapıyorum, ne yapacağım, sevdiğim insanı mutlu mu ediyorum yoksa üzüyor muyum, kaba bir insan mıyım, bunu neden yaptım, hangi hareketim yanlıştı, hangi cümlem hatalıydı?' diye düşünmeden boş boş günlerini geçiriyorlar. 
Öz eleştiri diye bir şeyin varlığından bi haberler veya 'empati'. Bu arada empati ne ya? Yenilen bir şey mi? 'Ha karnımı doyuruyorsa faydalıdır sonuçta.'
Empati: Kişinin başka bir kişinin istek ve duygularını anlayabilmesi, başka bir kimsenin halini kavrayabilmesi durumu. Kişinin kendisi başka bir bilincin yerine koyarak, söz konu­su bilincin duygularını, isteklerini ve düşün­celerini, onun bu yaşantılarını o anda be etmeksizin. anlayabilmesi yeten kişinin, kendi zihninde ya da içinde, bir kişinin rolünü kabul edip, benimsemesi hali. 

Evet bilmeyen, anlamını kavrayamayanlar için bir de sözlük tanımını verdim empatinin. Eminim biliyorsunuzdur da uygulamak size zor geliyordur. Neden? Çünkü empati kurunca haksız konumda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Erkek: Oraya gidemezsin izin vermiyorum
Kadın: Neden ya, ufak bir grup çalışması işte.
Erkek: İstemiyorum dedim o kadar!

Bir süre sonra;

Erkek: Bi şey bi şey buluşması varmış oraya gidiyorum haberin olsun.
Kadın: ...

Neden böyleyiz biz? Neden anlayışlı insanlar olamıyoruz. 'Anlayış' karşılıklı olan bir şey bakın, buna dikkat edin. Sadece tek taraflı alttan almayla olacak iş değil ama alttan alan taraf hep daha çok seven taraf oluyor nedense. 
Diyeceğim o ki sevdikleriniz henüz yanınızdayken onları sevin, sarılın, anlayış gösterin, yokluklarında neler çektiğinizi hiç unutmayın, fedakarlıkları unutmayın, kendi yaptıklarınızı unutmayın, empati kurun, iyilik yapın, destek olun. 
Her gün sizin yanınızda olan kadına, size yemekler yapan kadına başka kadınları anlatma alçaklığında bulunmayın. O başka bir erkeğin adını geçirse cümlesinde sizin ona ne kadar kızacağınızı bile bile yapmayın bunu. 
Ölüm var, her zaman var. Kalp kırmaya değmez, kırgın veda etmeye hiç değmez. 
Kıymet bilin yeter.



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Boyce Avenue - Here Without You - https://youtu.be/RxWEvV9zYj4

6 Aralık 2017 Çarşamba

''KİTAPLARA DOKUNUN''

Uzun bir aradan sonra hepinize merhaba! Umarım günleriniz dolu dolu ve güzel geçiyordur çünkü son zamanlarda ülkemizin de içinde olduğu bu buhranlı dönemi düşünürsek pek iyi şeyler yaşamıyoruz. İnsanların psikolojileri alt üst oldu. Sokaktaki samimiyetin bitmesini geçtim artık aynı ortamda birbirimizin yüzüne bakmaz olduk. Tabi bunda muhabbet edecek insanın kalmaması da büyük bir rol oynuyor. Şahsen yeni birileriyle muhabbet etmek eskisi kadar içimi açmıyor sebebi ise tahmin edeceğiniz gibi bayağı konuların konuşuluyor olması. Hoş devlet meselelerine girince de çıkamıyorsun. Kalkıp onları konuşalım da demiyorum ama biraz kafa gerektiriyor muhabbet etmek, en azından okuyan insan için bu böyle oluyor. Siz bir kitabın sayfalarına dokunarak okurken yanınızda bir başkası 'Of kitap mı okuyacakmışız o dersten? Ne saçma yeaaa, en son 3.sınıfta kitap okudum ben' gibi boş ve saçma cümleler kurabiliyor. Okumuyor olabilirsin ama en azından okuyana, yazarına saygın olsun. Öyle basit kurgulu wattpad hikayeleri değil bu kitaplar. İçinde yaşanmışlık barındırıyor, edebiyatla harmanlanıyor. 
''Buse, Berk'i görünce elindeki Starbucks bardağı bir anda yerle buluştu, her yer 'Double Ristretto Venti Nonfat Chocolate Frappuccino' olmuştu. Berk BMW'sinden iner inmez bu görüntü yüzünden yüzünü ekşitti ve yavaşça Buse'ye doğru yürüdü. Buse hala Berk'e bakıyordu, 'Ne kadar da yakışıklııığğ yhaaa' diye geçirdi içinden...''
Gibi gerçeklikten uzak, basit, saçma sapan hikayeler değiller. 
Günümüzde maalesef ki bu tarz hikayeler daha fazla okuyucuyla buluşuyor fakat buna üzülmüyorum, bu kitapları okuyan insanlarla nereye kadar konuşacağını biliyorsun en azından. 
Mesela geçen Türk Dili dersinde bir etkinlik yaptık. Normalde ilkokulda yapılmış olması gereken bir etkinlik olan 'istasyon sistemi.' Üniversite de böyle bir şeyi yapan hocayı ben kendi adıma tebrik ediyorum fakat ders anlayışı lak laktan ibaret olan 'çoğu' kişi hocaya laf etmekten çekinmedi. 
Burdan bizi kitap okumaya sevk eden, bir haftada en çok sayfa kitabı okuyanları belirleyip o kişilere hediye olarak yine kitap veren bir öğretmenimiz vardı. Her ders hikaye veya şiir yazardık. Hatta bir çok kez okulumuzun dergisinde yayınlanmıştı yazdıklarım. Buna devam etmem gerektiğini belirtmişti. Her zaman bizi teşvik ederdi ve iyi ki de etmiş diyorum şimdilerde. Bunu iyice kavramam işte bu Türk Dili dersinde oldu. Zaten olan bir hikayeyi 6 kişi yeniden yorumlayacaktık. Grup çalışmalarında işte bu yüzden pek iyi değildim, öndeki 3 kadın arkadaşımız da hikayeyi oldu bittiye getirmek istiyordu oysa oratada bir olay vardı, daha başını bile yazmamıştık hikayenin. Onlara da kızmıyorum, belki daha önce yönlendirilmediler veya kitap okumayı hoş bulmuyor olabilirler ama bekledğim biraz olsun mantıklı bir kaç cümleydi. Kalem ve kağıt bendeydi, söylenenleri dinleyip kafamda toparlayarak ortaya bir şeyler çıkarttım en sonunda. Ben orda hikayeyi toparlamaya çalışırken önümdeki çoktan sevgilisine whatsapptan kalpcikler yolluyor, diğer ikisi dedikodu yapıyordu. Yanımda da yazan değerli bir arkadaşım olduğu için biraz daha rahattım. 
Oysa herkes kafasında bir hikaye yaratmalıydı, fikirlerimizi harmanlayıp ortaya 6 kişiden gelen farklı fikirlerden harika bir hikaye çıkartabilirdik, ne yazık ki akıllarında ne bir hikaye vardı ne de edebi bir cümle.
Buna rağmen kalkıp hoca için 'Bu kadının kafasını yaşamak istiyorum, torbacısının numarasını mı istesek?' gibi bir cümle söylediler. Tamam öğrenciler olarak eğlenmeliyiz, komik bir cümle de olabilir, amma abarttın! diyebilirsiniz ama ben de böyle bir etkinliği yapardım öğrencilerime. Okuyan, düşünen insan bu etkinliğin derinde aslında ne kadar faydalı olabileceğini anlar. Derse gelip şu şu sayfalar okunacak diyip çıkmak yerine böyle bir çaba sarf eden bir hocaya, bir kadına böyle bir cümleyi nasıl yakıştırabildiler o da onların karakteri. 
Neyse demem o ki okuyun ve okutun arkadaşlar. Kitaptan bir zarar gelmez. Özellikle çocuklara okutmalıyız kitap. Bu alışkanlık temelden daha kolay kazanılır, kitaplar düşünmeye sevk eder insanı, ders verir. Ben çocukluğumda okuduğum çoğu kitabı hala anımsarım mesela. Bir şeyler yazmaya beni iten belki de öğretmenim sayesinde kazandığım kitap okuma alışkanlığı. Bazen zaman ayırmayarak ben de ihanet ediyorum kitaplara fakat sağolsun yine o değerli arkadaşım kendime getirdi beni. Şu ara güzel gidiyor ve inanın kendimi daha iyi hissediyorum. Hatta Twitter hesabımda okuduğum kitaplardan beğendiğim cümleleri yazıyorum, kendi yazdıklarımın yanında. Bakmak isterseniz diye link bırakıyorum buraya: https://twitter.com/brcusena

Ve kitaplar yanına kahve koyup, fotoğrafını çekip, instagrama attıktan sonra bir kenarda tozlanmamalı,
Kitaplara dokunun, her sayfasına dokunun ve kokusunu içinize çekerek okuyun...
Keyifli okumalar...


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ufak bir not: Eğer kitap okumak isteyip bir türlü başaramıyorsanız öncelikle sizi kitaba bağlayacak türleri seçmenizi tavsiye ederim. Zamanla alışacak ve daha fazla, daha çok, daha farklı kitaplar okumak isteyeceğinizden emin olabilirsiniz. 

Eğer kitap okurken müzik dinlemeyi seviyorsanız da önerilerim:

Brian Crain - Wind - https://www.youtube.com/watch?v=ymWfl86Mybg
Brian Crain- Rain - https://www.youtube.com/watch?v=72xLRYnhxro
Evgeny Grinko - Valse - https://www.youtube.com/watch?v=VYCOg-yglNM

10 Kasım 2017 Cuma

'BEKLEYİŞ'

Sen serin bir kış günü kıyılarıma vuran sabahın ilk ışıkları gibisin
Her gece sabaha ulaşmak için çabalama sebebimsin
Mevsimlerden kış, kıyılarım çok ıssız ve soğuk
Dalgalar ufak ufak vururken karaya, buz tutmuş kumsallarım ısınıyor yavaş yavaş
Havada sessiz bir matem var sanki
Akşama yine gideceksin ve ben senin özleminden yanıp tutuşurken bu soğukluk işlemeyecek bile kıyılarıma...
Saat öğleni çoktan geçti, gitmene az kaldı
Gökyüzünden kayboluşunu büyük bir hüzünle izliyorum
Dalgalar da acımıyor artık, sertçe çarpıyorlar
Gökyüzünde kızıl sarı çizgiler...
Ve dakikalar sonra yoksun.
Yerini yıldızlar almış, ay buz gibi
Gecenin tüm pisliği toplanıyor etrafımda
Saatleri, dakikaları, saniyeleri sayıyorum,
Sana olan ihtiyacımdan resmen kuduruyorum.
Gözyaşlarım yağmur olarak geri dönüyor yeryüzüne
Kıyılarım yine bomboş kalıyor


İşte...
Beklediğim an geliyor ama bi aksilik var,
Bulutların arkasındasın
Koyu gri bir sis yığını gibi kapatmışlar gökyüzünü, seni...
Bütün gece ağlamalarım seni bulutların arkasına saklamış,
Işıkların ısıtamıyor bugün beni ama olsun o bulutların arkasında sen varsan,
Bunu bilmek bile beni ısıtmaya yeter...
Yarını beklerim ben yine seni göreceğim diye,
Böylesine tutkulu bir bekleyiş daha görmemeli bu gökyüzü ve yeryüzü.



------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Cihan Mürtezaoğlu - Sen Banasın - https://www.youtube.com/watch?v=aNQsM1trwPk

28 Ekim 2017 Cumartesi

'YALAN NEDİR BİLMEYİN!'

21. yüzyılın dayattıklarının altında eziliyor benliğimiz, insanlığımız, çocuk yanımız ve hasret kaldığımız anılarımız...
Hepsi yok olup gidiyor. Sokak aralarında maç yapmıyor artık çocuklar. Akşam ezanının kıymetini bilmiyorlar, hep birlikte yenen o yemekler anlamını yitirdi çoktan. Dizimiz kanardı da en yakın çeşmeye gidip yıkar, oyuna devam ederdik. Akşam ezanı okununca anlardık eve gitmemiz gerektiğini, oyun dururdu herkes dağılırdı evine. Mis gibi bir sofra karşılardı bizi evde ama öyle hızlı yerdik ki tekrar inip oyuna devam etmek için. 
Koşardık tekrar sokağa, hava kararmaya başlamış olurdu çoktan. Tam saklambaç havası... Sitenin çevresinden uzaklaşmadan oyunu devam ettirirdik. Şapka, tişört değiştirip çamlak-çömlek patlatmalar, zillere basıp kaçmalar, balkona fırlayan beyaz atletli, göbekli 'Sizi bir yakalarsam çocuklar!' diye bağıran amcalar...
 Bir ara acıkırsakta elimizde ne varsa ortaya döker, bakkaldan abur cubur alırdık.
Hepsi bitti gitti şimdi. Sokakta oyun oynayan tek tük çocuk kaldı. Kanayan dizler yok artık, ufak bir yeri kanasa kendini yırtan çocuklar var. İnternet kafeleri dolduruyorlar şimdi. Saatlerce o ekranın karşısında, hareketsiz oturup oyun oynuyorlar. '3 numara 2 saat daha abi' diye diye koca bir günü orda bitiriyorlar.
Hatırlıyorum da saklambaç oynuyorduk yine bir akşam, saklanmaya çalışırken bacağım tellerin arasına girmişti. Yavaşça çıkartmıştım, 'Oyun durduuuuğğ' diye bağırmayı da unutmamıştım tabi. Herkes saklandığı yerden çıkıp gelmişti, Sokak lambasının altına bir toplanmıştık ki bacağım kan içinde. Tabi o görüntüyü görür görmez acımdan çok 'Annem ne der?' düşüncesi sarmıştı beni. Koluma girdi arkadaşlarım eve götürdüler beni. Annem biraz kızarak bacağımı kolonyayla, suyla bir güzel temizlemişti. Arkadaşlarım meraklı gözlerle kapıda beni izliyorlar, abim ise 'Sana kocaman iğne yapacaklar bak, o telleri biliyorum ben paslı onlar' diye beni korkutmaya çalışıyordu.
O an o kadar korkmuştum ki, herhalde dünyadaki en büyük korku bu diye düşünmüştüm. Çocukluk işte. Üstüne kaç acı çektim, neler gördüm/geçirdim ki daha 20 yaşındayım. Kim bilir daha neler yaşayacağım. Ama tekrar o sokaklara dönmek isterdim. İçimdeki çocuk o sokakta büyüdü, yaşadı şimdiyse öldü. 
İnsanlar burnunu hiç koluna silmemiş gibi davranıyor veya altına hiç çiş kaçırmamış, hiç çocuk olmamış gibi...
Onun şu telefonu var, bunun sevgilisi şöyle, 'of fondötensiz okula gidemem yaaağğ' diye bir cümle bile duydum.  Kim ne giymiş, nereye gitmiş, instagramdan kim kimi likelamış. 'Kızııaağğm Selinin sevgilisi ne yakışıklı ya hoff, ayrılmışlar ama galiba yazsam mı he?' Gibi gevşek cümleler...
Yok yani, o masumluk bitmiş. Böyle cümleler duydukça, bu insanları gördükçe iyice paranoyaklaşıyorum. Kimsenin sözüne, lafına, hareketine inanamaz oldum artık. Kafam da hep bir şüphe, hep bi soru işareti...

19 Ekim 2017 Perşembe

"NEFES"

Devam etmeliydi hayat her şeye rağmen, herkese inat nefes almalıydın aslında. Aldığın her nefeste öfkeli bir boğa gibi nefes veren birilerini görmek biraz daha güç vermeliydi sana.
Yenilmemeliydin ilk savaşta, huzuru aramak için çıktığın bu yolculukta yaşadığın felaketler döndürmemeliydi seni yoldan.
Hep daha ileriye bakmalı, daima ileri adım atmalıydın.
Sen, tek başına.
Herkes kendi savaşını verir, bir bakmışsın müttefiklerin sana düşman olmuş.
Yanında savaştığın adam karşına geçmiş utanmadan namluyu dayamış alnına silahı kavrayan ellerinde hiç bir titreme belirtisi yok.
Tetigi tutan parmağı ve bakışları kararlı. Hayatın film şeridi gibi geçiyorken gözlerinin önünden, kaç ihanet, kaç yalan, kaç aldatma sayamıyorsun bile.
Ve ellerini omzuna koyan o eller şimdi boğazına sarılmış, seni öldürmeye and içmiş sanki.
Bazı şeyleri anlamak için fazla geç olmuş, alıp verdiğin nefesten rahatsız olanlar olmuş.
Sonra bir patlama sesi kulakları çınlatan. Gözlerini sımsıkı kapatmışsın, acıyı bekliyorsun, nefesinin kesilmesini...
Fakat hiç bir şey olmuyor.
Gözlerini aralıyorsun, az önce sana silah doğrultan, eskinin dostu şimdiki zamanın düşmanı artık nefes almıyor.
Biraz başını kaldırıyorsun, sevmeye tenezzül bile etmediğin o insanı görüyorsun ilerde.
Elleri deli gibi titriyor, gözlerinde sevgiyle karışık korku var.
Dudakları aralanıyor bir şey söylemek istermişcesine, sonra susup yanına geliyor.
Şefkatli elleriyle sarıyor seni, hayatını kurtardığı elleriyle...
Hala nefes alıyorsan onun sayesinde, zahmet edip sevmediğin insanın sayesinde.
Kimi dost, kimi düşman bilmelisin anlıyorsun.
Seni gerçekten seven insanlara değer vermen gerektiğinin farkına varıyorsun. Dostun her an düşmanin olabilir ve senin sevgini biraz bile görmeyen insan gelip seni en zor anında kurtarabilir.
Film şeritleri tükeniyor.
Siyah beyaz hayatın sana uzatılan bir el ile rengarenk oluyor.
Sen nefes alasın diye hayatından vazgeçen insanı, hayatına alıyorsun. Hayatta seni terketmeyeceğini düşündüğün dostların, yakınından bile geçmiyor artık.
Bir insan bazen bir ömre bedel oluyor, birlikte nefes alıp vermek sizi daha güçlü kılıyor.
Birbirinizin nefesini sadece mutlu anlarda kesmeniz gerekiyor, acı ve üzüntü bu nefesi kesmemeliymiş gibi geliyor.
Kesmemeliymiş gibi.
Biriniz tükendiğinde diğeri nefes olmalıymış gibi.
Ses olmalıymış gibi.
Birbirinize hayat olmalıymışsız gibi, kimseye boyun eğmeyecekmiş gibi güçlü olmalısınız birlikte.
El ele, göz göze, saçlarınız ve nefesleriniz karışmalı birbirine.
Bedenleriniz tek vücut olmalı.
Hiç ayrılmamalı.


17 Ekim 2017 Salı

''BİR DAHA ASLA''

Sokakları belli belirsiz aydınlatan lambaların altında yürüyoruz
Her lambanın altından geçtikçe aydınlanıyoruz ve sonra yine karanlık
Gecenin sessizliği hakim her yere
Tek duyabildiğimiz rüzgarın uğultusu
Saçlarım sağdan sola savrulurken, parmaklarıma kadar çektiğim kazağımın altındaki sıcak tenime değiyor soğuk hava.
Ceketimin önünü kapatıyorum,
Ellerin ellerimde,
Gökyüzüne dönüyoruz yüzümüzü,
Yıldızlar hiç olmadığı kadar parlak,
Şehir yavaş yavaş karanlığa gömülürken tek tek görünmeye başlıyorlar gökyüzünde...
Hafifçe gülümsediğini hissediyorum,
Göz kapaklarımız ağırlaşıyor, yavaşça kapatıyoruz,
Sonra derin bir nefes alıyoruz, hiç bitmeyecekmiş gibi...
Yaşıyoruz, kalplerimiz birlikte atıyor.
Rüzgar daha sert esmeye başlıyor,
Ellerini çekiyorsun ellerimden, bedenim titremeye başlıyor,
Ta ki kolunu yavaşça omzuma koyana kadar...
Her şey son buluyor,
İnsanlık, soğuk, bütün pislikler hepsi bir anda bitiveriyor.
Her şeye iyi gelen ilaçlar gibi,
Sürekli yanımda taşımak istiyorum seni.
Her an ulaşabileyim istiyorum. 
Sadece bana özel olan bir ilaç, bir tedavi.
Hem hastalığa sebep olan hem de iyileştiren...
Hem var eden, hem yok eden.
Belki baba özlemi, belki alışkanlık, belki de aşk, sonsuzluk, iyi olma isteği.
Yaşadığımı hissettiren şeyler,
Yaşamaktan vazgeçmeme sebep olmayacak olan her şey.
Bütün yollar sen de kesişiyor,
Dilimde hep sen'li şarkılar,
Sohbetlerim de sen, yürüdüğüm yolda sen, içtiğim su da bile sen.
Sen, hem bana acı veren hem de hiç olmadığım kadar iyi hissettiren.
Ne anlamlara geldiğini bir anlasan sen,
Benden vazgeçemezdin bir daha,
Bir daha, asla.






12 Ekim 2017 Perşembe

'İÇİM ÜŞÜYOR, ÖLÜYORUM'

Bazen duygular ağır gelir, hem de çok ağır. Her anı yaralarına yorarsın, bir gülüş, bir bakış herhangi bir şey her şeyi çağrıştırabilir sana. Gördüğün her karşı cins sevdiğini yanından alabilecekmiş gibi gelir, başkasına dokunduğunu, konuştuğunu, oturduğunu düşündükçe başına ağrılar girer. Her nerede olursan ol, ufak bir an yeter. Sinemada filmin herhangi bir karesi milyonlarca anlama gelebilir. Bedenin duygularının altında ezilmeye başlar, zihnin bulanıklaşır. Ya şimdi? Şimdi ne yapıyor? Ya sonra, ne yapacak? Acı çekecek miyim yoksa bütün acılarım zamanla sona erecek mi? Ya bu düşünceler? Beynimi kemiren, vücudumu içten içe tüketen bu düşünceler... Kendi kendine savaş verirsin, içinde. Kimse duymaz, kimse bilmez. Bazen bir iki damla yaş akar gözlerinden sessizce. 'Ölür müyüm kalır mıyım bilemiyorum.' Ordan oraya savrulmuş bu düşüncelerim, hırpalanmış bedenim... Saçlarım bile yorgun düştü. Parmak uçlarıma kadar yorgunum, saç diplerime kadar acı doluyum. Beni ben yapan bu duyguları istemiyorum. Nasıl yapıyorsunuz? Nasıl başarıyorsunuz hiç bir şey hissetmiyormuş gibi davranmayı? Göz yaşları içinde uyuduğum her gecenin sabahında 'Bugün iyi olucam' dedikçe kendime, her gece daha fazla ıslanıyor baş koyduğum bu yastık. Yalnızlığıma sarıldığım zamanlar o kadar derin bir yara ki içimde. İlk gördüğüm insanın kollarına koşasım geliyor, yapamıyorum. Gördüğüm insan, görmeyi istediğim insan olmayınca olmuyor işte. Ben böyleyim. Kalbimde hala biri varsa başka biriyle konuşmak bana aldatmak gibi geliyor ve evet aldatmak.  Tek kelime edemiyorum kimseye, sol tarafımdaki ağırlık bana engel oluyor.

6 Ekim 2017 Cuma

'ÇOCUK GİBİ SEVMEK'

Bugün 10 gün oldu. Ne tek bir lokma geçiyor boğazımdan ne de gözüme biraz uyku giriyor. Biraz sevgi bulmak için geliyorum ailemin yanına. Kapı da bekliyor beni miniğim. Küçücük elleriyle atlıyor boynuma, içeriye dahi girmeme izin vermiyor kapıda dakikalarca sarılıyoruz. Dudağımdan, yanağımdan öpüyor. Çok tanıdık şeyler ama bu sefer karşıda büyük bir sevgi var. İçeriye giriyorum zar zor, elimden tuttuğu gibi beni odaya götürüyor, Annem 'Abla yorgun' dese de 'Hayır, değil' diyor. Beni bunlar yormuyor zaten beni yoran şey bambaşka. En son saat 11 gibi bir şeyler yediğimi anımsıyorum. Açlığımı bile yeni farkediyorum. Annem bir şeyler hazırlamış bile oturuyorum masaya, telefona bakmadan edemiyorum. Gider gitmez çoktan bir yerlerde belli ki biriyle. Aldığım iki kaşığı bile çıkartasım geliyor. Kalkıyorum daha fazla yiyemeden. Kardeşimle oyun oynamaya devam ediyorum. Saatler ilerliyor hala gördüklerimi kaldıramıyor kalbim, beğendiklerini. Oysa acı çekmek istememiştim sadece. Benim her anım apaçık, bu belirsizlik beni öldürecek. Düşünmemeye çalışıyorum. Yüzümde ki solgunluğu yorgunluğuma yoruyorlar, ilk defa gözlerimin altında koyu mora çalan halkalar görüyorum.
Sabah saat 7 buçuk yine gözümde tek damla uyku yok, halkalar biraz hafiflemiş, midem bomboş fakat guruldamaya bile yeltenmiyor. Onlarda görüp ben de göremediği ne varsa... Aynaya bakıyorum. Tebrikler kendimden iyice nefret eder oldum. Yüzüme dokunuyorum, burnum... Küçükken düşüşümün cezasını şimdi şimdi çekiyorum. Gözümün önüne düşen bir tutam saçı sertçe kulağımın arkadasına sıkıştırıyorum. Kendime nazik bile davranamıyorum. Tişörtümü sıyırıyorum, boş olan midem çökmüş. Karnımdaki adacık yok olmaya yüz tutmuş. Bakışlarımı tekrar yüzüme çeviriyorum. 'Böyle birini zaten kim severdi ki?' diyorum kendi kendime.
Her gece, her sabah bu acı geçsin dinsin diye yalvarıyorum. Yaşıyorum ya bunları vardır diyorum bir şey. Belki de senin onu sevdiğin gibi sever biri seni. Ama yok. Ben yapamam bir daha aynı hatayı. Boş ilişkilerde de yok gözüm. Sevgi geçiciymiş onu da gördüm. Canım yandıkça kendimi ateşe atasım geliyor. Tehlike ise hiç olmadığı kadar tatlı.
Neyse bunlarda geçecek zamanla. Kaybeden ben olmayacağım o zaman. Ben elimden geleni yaptım diyebileceğim ve herkes bir gün yaşattığı acıyı yaşayacak ama korkma ben kalbimi buza çevirmedim yine tüm sıcaklığıyla orada. Ben yine acını paylaşırım, insan olmak bunu gerektirir çünkü. İnsan gibi yaşamak, çocuk gibi saf ve tertemiz sevmek karşılık beklemeden, insan gibi davranmak...
Ve asla acı çektirmem birine, gözümün önünde eriyip gidişini görsem yüreğime kor düşer. Kötü de konuşamam ben hiç, nefret edeceğime hala sayıklıyorum bak adını. Kin tutmaz kalbim, olması gerektiği gibi.


Tuğkan - Sevgisiz Kaldın


3 Ekim 2017 Salı

'DENİZ GİBİ'

Deniz gibidir aşk. Uzaktan bakıldığında gökyüzünün maviliğini almış, gün batımında güneşin kızıllıklarının üzerinde dans ettiği harika görünen o muhteşem deniz. Hava kararmaya başladığındaysa kimse kalmaz sularında, herkes bir kenara çekilir, sadece cesareti olan atlar o dibini bile göremediği hatta yavaş yavaş dalgalanmaya başlamış denize. Ya sağ çıkarlar ya da keyif almaya başladıkları an boğulurlar. İçine çeker deniz onları, kimse görmez, göremez. Sessizce veda ederler. 
Kimi dalgalı sularına rağmen yüzme mücadelesi verir, kimi ise sevmez dalgalı denizi. Huzur arar, sessizlik arar. Güneşli ve sıcak günlerde vazgeçilmezi olur, fırtınalı havalarda ise sadece uzaktan izlemeyi tercih eder. 
Öyle zamanlarda denizi herkes sever ama değil mi? Asıl marifet güneş çekildikten, hava soğuduktan ve dalgalar boyunu aşmaya başladıktan sonra girmektir o denize. Tüm bunlara göğüs germektir. İki kişi fırtınalı bir havada bu denizde dalgalarla boğuşuyor. Biri diğerini bu mücadeleye ikna etmeye çalışırken diğeri kolay olanı seçiyor ve gidiyor. Tek başına denizin ortasında kalıyor biri. Acı çekiyor, boğulacak gibi oluyor fakat öğreniyor artık o denize kiminle girip girmemesi gerektiğini hatta tek başına bile mücadele verebileceğini. 
Gün doğuyor, güneş yine denizin üzerinde ahenkle dans ediyor, dalgalar durulmuş, deniz dümdüz, hava yavaş yavaş ısıtıyor yeryüzünü. Sahile vurmuş yorgun savaşçı, başarmış, hala nefes alıyor. Öksürerek kalkıyor, acıyan yerlerini tutuyor. Asla unutmayacak verdiği bu savaşı. Birlikte veremedikleri bu savaşı tek başına vermiş. Şimdi sakin koylarda dinlenme zamanı onun için...



--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ufomuo - Yıldızlar - https://www.youtube.com/watch?v=1ADvnzqeYns

Çağan ŞENGÜL - Ölmek İçin (Cover) - https://www.youtube.com/watch?v=Qxv8R7s1DH8

Çağan ŞENGÜL - Sen Diye (Uyarlama Cover'ı) - https://www.youtube.com/watch?v=Tks3WgcmRsU

30 Eylül 2017 Cumartesi

'ESKİSİ GİBİ'

İnsanların, aşkların, sevgilerin, davranışların gerçek ve saf olduğu o eski zamanları o kadar çok özlüyorum ki. O hikayelere konu olacak kadar büyük aşklar, ihanetin olmadığı, insanlığın olduğu dönemler. Sevdiği ayağını burksa canı acıyacak adamlar, adam gibi adamlar. Onun sevgilisi var dendiğinde beslediği sevgiyi öldürenler. Şimdi evli adamlara, adam 'evliyim!' dese bile araba sileceklerine numara sıkıştıracak kadar pislik kadınlar, sevdiği kadını kendi elleriyle öldürüp başka kadınlara giden adi adamlar(!) var. İnsanlık kirlendi, hava kadar değişken bütün insanlar. Kimseye güvenemiyorsun, sır saklamak yok. En kötü zamanında 'pat' diye açığa çıkartmaktan hiç çekinmiyorlar.
Hepsinden ve  herkesten tiksiniyorum artık. Bu şehri değil, bu dünyayı terketmeliyim gibi geliyor. Eğitimimin üniversite basamağında daha da karaktersiz insanlara tanık oldukça şaşırmakla beraber, içimde bir soğuma oluyor. Bir kadının da bir adamın da aldatması o kadar basit ki artık. Tek yapmanız gereken geceyi bir bar konserinde geçirmek veya sahide. Ben istemiyorsam istemiyorumdur, sevmediğim insana dokunamam bile. Dokunmayı geç konuşamam. Fakat istemek önemli değil artık. Check-in at, ekle, mesajlaş, evine gelsin, odana girsin ve...  İnanın içim almıyor bunları.
Ben istiyorum ki eskisi gibi sevilelim, sevelim. Kimse kimsenin aşkına laf edemesin, başkasının sevdiğine dokunamayacak kadar sağlam karakterli olsun. Dokunsa da karşılık alamayacak kadar düzgün insanları bulsun. İlişki biter bitmez arkasında sevdiğini gözü yaşlarla dolu ölüme terkedip eğlenmeye, gezmeye, cebinde prezervatifle gitmesin. En acısı da bu ya, insan olan yapmaz bunu. Bırakın sevgiyi, aşkı hepsinden önce insanlık öldü. Bitti. İçimizdeki merhamet soldu, kurudu, çürüdü. Ben hiç tanımadığım insanlara üzülüp, yardım etmek isterken en çok tanıdığım insan bana hayatımın en berbat günün geçirtip, yanıma bile gelmeyecek kadar duygusuz, merhametten sıyrılmış. Sorsanız duygusal bütün herkes. 'Özür dilerim' demek, 'İyi misin?' Diye sormak bu kadar zor olmamalıydı.
Zaman geçiyor. Her sokak ayrı bir hikaye, her insan ayrı bir karakter taşıyor. Gökyüzü kadar gri yürekler. Aşklar sahte, sevgiler yalan. Yağmur bile temizleyemiyor bu kirli dünyayı. Yabancı bedenler de teselli bulmak moda, hiç tiksinmeden kendinden... Yenisi biter bitmez eskisine dönmek moda. Sana yazan, tek kelimen ile eve gelecek kişileri hayatının hemen içine almak kolay. İnsan olmaksa zor, çok zor.



-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=Yx-ZbRrC-cw

https://www.youtube.com/watch?v=qAHl0T3NkXM

29 Eylül 2017 Cuma

''O GECE''

Şişmiş gözlerimi zar zor araladım bu sabah. Günler sonra biraz olsun uyumuş olmanın tatlı sersemliği vardı üzerimde. Yorgana sımsıkı sarılmış olan ellerim uyuşmuştu, ellerimi serbest bıraktım, tüm vücudum yanıyordu. Sokaklar, evler günün ilk ışıklarıyla yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Kuşlar gökyüzünde özgürce uçuyordu, kıskandım. Sanırım önümüzdeki hafta sırt çantamı alıp bir yerlere gitmeliydim, artık bunu hak etmiştim. Sorgulama yok, ısmarlama yok, ''Kanka fotoğrafımı çeker misin?'' yok, sen mi ben mi yok. Tek başıma. Bu şehirden uzaklaştıkça iyi olucam biliyorum. Bu şehri sevmek için bir sebep yok artık. Başka başka şehirlere uçmanın vakti geldi. Bu şehirden uzaklaştığım her dakika yaralarımı biraz daha sarıcam, daha fazla unutucam. Yeni yollar, yeni yerler keşfedicem. İki kişi planlı yolları ben 10 kişi gitmiycem, kafayı çekmiycem, eğlenmiycem. Ben kendi kendimi dinliycem, doğaya kulak vericem.
İçimdeki bu buruk hüznün yerini artık başka şeyler doldurmalıydı. Kendimi yeterince harap ettim. Bana bakan her yüz ne kadar solgun göründüğümden bahsetmemeliydi. ''İyi görünüyorsun artık!'' demeliydi. O gece 28'i 29'una bağlayan o gece bir çok şeyin farkına vardım. Belki de bu yüzden yaşamam lazımdı benim, yüzüme bakanlar bana acımamalıydı, sokak kaldırımlarında ağlamamalıydım artık. Haketmiyordum ben bunu. Haketmediğim şeyler yaşadım. Elimden geleni yaptım fakat ''Sondu bu içime attığım, bana yaptığın bu sondu.'' 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

O gece yattığım yerden dinledim etrafımdakileri. Perdeyi her açtıklarında farklı biri çıkıyordu karşıma. Biri damar yolu açarken, diğeri bileğimden kan alıyordu. Hayatımda ilk defa yaşadığım şeylerdi. ''Bileğinden kan alıcam ama daha fazla acıyacak, bir de tek seferde olmayabilir. İğneyi içeride gezdirmem gerekebilir.'' Cümlesini duyduktan sonra bi an durdum. Daha ne kadar acı çekebilirim ki dedim kendi kendime. Yavaşça bileğimi tuttu, solgun yüzümden olacak ki bayılacağımdan korktu. Bir süre bileğimi tutup baktı, eliyle dokundu, tek seferde olması için dakikalarca durdu, yutkundu, derin nefesler aldı. En sonunda 'Hazır mısın?' dedi. Çok fazla acı beklerken içimdeki daha büyük acıya odaklandım. 'Hiç bir şey hissetmiyorum' dediğimde çoktan iğneyi çıkartmıştı. Benim yüzümden bu kadar oyalanmasına üzülmüştüm, gördüğüm her ilgi bana çok büyük geliyordu çünkü artık. Hayat bana nazik davranmıyordu, tanıdığım daha doğrusu artık tanıyamadığım insanlar da öyle. Yüzüne baktım bir iki damla ter şakaklarından aşağıya doğru akıyordu. Kim bilir kaç saattir oradaydı. Yaşı 23'ten fazla değildi. Hafif yuvarlak yüzü bembeyazdı. Açık mavi gözleri tek seferde bunu hallettiği için parlarken, orta uzunluktaki siyah saçları dağılmış, boğazı az önceki gerginlikten dolayı kurumuştu. Kısık bir sesle 'Teşekkür ederim' diyebildim sadece. Daha sonra EKG makinesiyle birlikte bir bayan geldi. Tüm bu iğne işlemleri sol koluma yapıldığı için hareketsiz tutuyordum kolumu. Perdeyi sıkı sıkı kapattı ve üstümü sıyırdı. Çok kibar bir şekilde göğsüme o adını bilmediğim minik baloncukları taktı. Daha sonra ayak ve el bileklerime mandal gibi şeylerden taktı. Kaburga tarafımdaki baloncuk 2 defa çıktı, gayet sakin bir şekilde geri yerine yerleştirdi. Dokunuşlarındaki bu kibarlık bile duygulanmama yetiyordu artık. 3. defa atışında 'Ben hallederim' diyip, sağlam olan sağ elimle hızlıca yerine tutturdum. İşlem bittiğinde geriye ufak kırmızı halkalar kalmıştı vücudumda. Tomografi, akciğer filmi, ateş, kalp ritmi, kan şekeri... Daha bir sürü işlem. Tüm hepsi bittiğinde ağrı kesicinin etkisiyle biraz gevşemiştim. Çaprazımda yatan yaşlı amca çaresizce oğluna sesleniyordu. 3 dakika, 4 dakika, 6 dakika... Sonunda geldi. O kadar üzülmüştüm ki kalkıp gidecektim fakat sol kolumu yerinden kıpırdatamıyordum bile. Karşımda alkol yüzünden iki genç yatıyordu. Perdem her açıldığında yüzlerini görüyordum. Bomboş bakıyorlardı. Belki şu an başka bir alemdeydiler. Sağ tarafımdaki amca ağrılarından dolayı dakika başı inliyordu. Sol tarafımdaki kızı kan tuttuğu için kan alma işlemi baya uzun sürmüştü. Sonra kendimi düşündüm. Güçlü olmalısın dedim. Böyle bir günde, bu halinle hiç tanımadığın insanlar sana sanki kırılacakmışsın gibi kibar davranırken, bu durumda olmana sebep olan, gelmesini beklediğin, yolunu gözlediğin kişi yanında değil. Başka yollarda, yerlerde, başkalarıyla birlikte ve eğleniyor. Gözümden 2-3 damla yaş aktı. Sağ elimin tersiyle sertçe sildim göz yaşlarımı. Bunların hiç birini haketmemiştim. Anneme, babama, abime bile söyleyememiştim bu durumu. Çok üzülürlerdi. Hele annem... Görüntülü her konuşmamızda ''Gözlerin neden kızarık, şişik?'' sorularına bir şeyler uyduruyordum. Onlar için de ayakta durmalıydım. Ben bu acıları yaşamayı haketmemiştim, haketmediğim bir şeyi sonuna kadar yaşadım. Ben bunun hesabını sağlığımla, ruhumla, bedenimle, her şeyimle ödedim. Ordan oraya savrulmadan, kaçmadan. Tam burada durarak, kimseden bir yardım beklemeden, bana acımalarını istemeden.



--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Deniz TEKİN - Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun - https://www.youtube.com/watch?v=uvqHISGpcZs

Tuğkan - Belki De - https://www.youtube.com/watch?v=yrEkqfY5Onc

Tuğkan - Aşk Ölüyor - https://www.youtube.com/watch?v=frj_xJqI37Y

Tuğkan - Gitsen De - https://www.youtube.com/watch?v=-rvueo9SfQI

Perdenin Ardındakiler - Gökyüzü - https://www.youtube.com/watch?v=NYbfE7kTSLM

'28 EYLÜL GECESİ'

Yine o kadın ve adam. Umursamaz adam bu sefer. Kadın hala onun özlemini yaşarken adam başkalarıyla birlikte olabilecek kadar mutlu ve rahat.
Yine soğuk bir gece, kadın eskisinden de fazla üşüyor bu akşam. Bir sebepten arıyor adamı, adam keyif keyif takılıyor belli bir saat sonra kadın kapıda beklemeye başlıyor adamı. Adam koşa koşa geliyor işim var diye. Kadının yüreği burkuluyor, madem öyle benim zaten önemim yok derken adamın 'sert' ve 'soğuk' sözleriyle içeriye giriyor. Adam biriyle birlikte olma hazırlığı yapıyor belli ki yanına bir şeyler alıyor. Kadın yıkılıyor, içinden bin parça kopuyor sanki kalbine bir şeyler saplanıyor. Adam kadının yüzüne bile bakmıyor, işini de halletmiyor zaten 'evinde yap' diyor. Çıkıyorlar o evden. Adam başka birinin kollarına, kadınsa yoluna bu kez. Adam eve bırakayım diyor. Kadın o eve girerse boğulur, ölür. Bunu dile getiriyor, gözlerine bakıyor adamın tek damla yaş yok. Eliyle kendi kalbine bastırıp 'Benim buram acıyor' diyor kadın gözyaşlarıyla. Adam sadece bakıyor. 'Bırakayım' diyor yine. Kadın gitmekte ısrarcı, adamsa kadını umursamayacak kadar aceleci. Yine o buz gibi soğuk ve duygudan arınmış ses tonuyla 'dikkat et' diyor. Sanki umrundaymış gibi. Kadını yine gecenin karanlığına uğurluyor. Bulduğu sakin bir kaldırama oturup saatlerce ağlıyor kadın. Gelen geçen onun haline bakıp yardım etmek için yanaşıyor. Hatta bir çift onu evine götürmekte ısrar ediyor. Yabancı birileri onu önemsiyor, sevdiği adam değil. Bakıyor ki o çok mutlu, videolar paylaşıyor. İçindeki acı azalacakmış gibi kollarını sımsıkı kavuşturuyor kadın. Arıyor adamı çünkü artık son, dayanamıyor. Arkada son ses hareketli müzik, sesi bolca keyif barındırıyor adamın. O gece sanki hiç tanımamış, sevmemiş gibi kadını tek başına bırakacak kadar, üstüne keyiflenecek kadar mutlu adam. Kadın iyice bitiyor, son umudu da tükeniyor. O oysa belki gelir diye beklemişti o kaldırımda saatlerce, ağlaya ağlaya. Kalkıyor kadın evinin yolunu tutuyor, kasvetli eve giriyor. Canının hiç bir önemi yok artık, çok acıyor bu acı dinmeli. Bir şeyler yapıyor bu acı dinsin diye, geçmiyor. Yatağa yatıyor, suratı alev alıyor, üşüyor, titriyor kadın. Adam belki 1 belki 2 defa arayıp gezmesine devam ediyor. Merak dahi etmiyor o kadar. Saatler geçiyor adam eğlencesine, gezmesine devam ediyor. Birlikte gidelim diye konuştukları yerlere başkalarıyla gidiyor. Kadın evde yalnız, acı çekiyor. Sonrası ise kadın için boşluk. Hastanede artık, acısı diner belki diye 'sakinleştirici' istiyor, yalvarıyor. Koluna bir sürü iğne girip çıkıyor, filmler çekiliyor, saatler geçiyor. Çıplak tenine değen o kablolar, derisini içine çeken ufak balonumsu şeyler, iğneler... Hiç biri adam kadar canını yakmıyor. Sessizce bekliyor kadın her şeyin bitmesini. Adamı kontrol etmeden duramıyor, adam ise hala geziyor. Yaptıkları ağrı kesiciyle biraz daha gevşiyor kadın fakat kalbindeki acı yine de geçmiyor. Artarak devam ediyor. Gözlerini biraz kapatıyor uyumak ne mümkün. 3 saati geçik kalıyor acilde. Sonra yine o ev. Hiç uykusu yok kadının, saatlerdir de tek bir lokma koymamış ağzına. Adam orda burda yemek yerken, kadın hiç bir şey yiyemiyor. İçi almıyor artık. 1 kez aramış onu adam. Sadece 1 kez. Yatağına dönüyor kadın yine bir şey yemeden. Yatıyor yatağa öylece, saatlerdir ayaktaydı. Yine de uyuyamıyor bir türlü. Belki gelir diye hala düşünüyor, ne salak! Gelmeyecek. Böyle bir şeyin sebebi olup onu en kötü anında tek başına bırakmış, sadece 1 kez aramış sonra umursamamış onu adam. Merak edip gelmemiş bile. Yatakta döne döne uyuyor en sonunda. Onu bu hale getiren adam başka bir şehirde keyfine keyif katarken. Kuş cıvıltılarıyla açıyor gözünü kadın, içindeki acı hala gitmemiş. Kolları da acıyor fakat problem değil artık. İçinde daha kötü bir acı hakim. Adam yok hatta hala geziyor. Kadın bu kez anlıyor. Artık kadın içinde adam yok. En kötü zamanında yanında olmayan birine ihtiyacı olmamalı, ağlaya ağlaya gömecek onu içine. Adam tek bir gözyaşı bile dökmezken, kadının düştüğü şu haller... Kimseye de güvenmeyecek artık, onu mu seviyormuş? Hayır. Hiç bir erkeği almayacak hayatına. Kadına bu yakışır. Ertesi gün soluğu başkalarının kollarında almak asıl zavallı olmak, ilgi beklemek, yalnızlığa dayanamamak. O kötü gece de kadın hepsine karşı savaş verdi. Bu kadın artık yalnızlığına sığınacak, yalnızlığı ona dost olacak. Aynen karakterine yakıştığı gibi. Çizgisine döndü kadın, hiç sapmamak şartıyla ilk adımını attı. Acı içinde olan ilk adım. Orda burda dağıtmayacak kadın, başkalarıyla avunmayacak çünkü o göründüğünden de güçlü.
Herkes vaşattığını bir gün yaşar mı? Orası meçhul. Belki yaşar, yaşamalı da.
Ve aşk hiç olmadığı kadar uzak bu kadına artık. Güvenmek ise imkansız bir eylem.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=q19UZSj28fU

https://www.youtube.com/watch?v=5SXMGpMDMVg

https://www.youtube.com/watch?v=yWFscS08UQU

27 Eylül 2017 Çarşamba

''SONBAHAR GECESİ KADAR SOĞUK ADAM''

Bütün vücudu titreye titreye ayrıldı o evden kadın. Binadan çıkar çıkmaz boğazındaki düğüm çözüldü ve göz yaşları yer çekimine yenik düştü. Hıçkırıklar boğazından yukarıya doğru çıkarken nefes almak inanılmaz zor geliyordu. Ancak 3-5 adım attıktan sonra köşedeki kaldırama çöktü. Ellerini başının arasına aldı, az önce anahtarlığından eksilen, bir parça ufak bir parça ama anlamlı olan parça artık yoktu. Çantasına attı anahtarlığını. Gökyüzüne döndü yüzünü, üşüdüğünün farkında bile değildi. Sonbahar kapıya dayanıyordu yavaş yavaş, geceler onu bu hale getiren adam kadar soğuk olmaya başlamıştı. Altındaki şortu biraz çekiştirdikten sonra elleriyle kollarını tuttu. Ufaldı biraz daha ufaldı yaşadığı acıyla ters orantılı olarak. Etrafında kim var kim yok umrunda değildi. Ayağa kalktı bilinmezliğe doğru yürümeye başladı. Karanlık sokaklar onu içine çekiyordu, daha rahat ağlayabilirdi orada. Yürüdü yürüdü... Sokaklar çok yabancı, insanlar çok korkunç gelmeye başladı, ana yola doğru bir kaç adım atmıştı ki onu gördü. Arkasını döndü, az önce kendisine bağıran hem de saçma sebeplerden dolayı bağıran adamla ona sevgiyle bakan, sımsıcak sarılan adam aynı olamazdı. Korkuyordu. Biraz daha ilerledi, titreyen omuzlarına ceketi bıraktı adam. 'Hiç bir şeyini istemiyorum' diyebildi kadın. Adamsa sadece 'Bunu al' dedi. Tanıdık bir merhamet, biraz sevgi aradı adamın gözlerinde kadın. Hiç biri yoktu. Sadece bir yabancıya yardım edermiş gibiydi. 'Şimdi nereye gidersen git!' Tekrar arkasını döndü kadın. İçinden tekrarladı: 'Şimdi nereye gidersen git!' Cehennemin sonuna kadar yolum var mıydı? Ya bu sokağın sonu? Zifiri karanlık olan bu sokak. Yolun sonunda dolmuştan 3 kişi indi. Kadın korkuyla arkasını döndüğünde adamın çoktan gittiğini gördü. Daha hızlı adımlarla tırmandı yokuşu, ana yola çıktı. Evine gitmeyi istemiyordu. Hava da soğuktu, evi de, sevdiği adamda ve kalbi paramparçaydı kadının. Nasıl yaşayacaktı bu acıyla? Arkasına baka baka evine doğru yürüdü. Her sokak lambasında yüzündeki acı açığa çıkıyordu, yanından geçenler merakla suratına bakarken yoluna devam etti. Tanıdık bir yol aradı, insan, kollarında sabaha kadar ağlayacak biri ve o kişi zaten onu bu hale getiren kişiydi.
Binanın merdivenleri şimdi çok uzun geliyordu. Yavaş yavaş tırmandı, adımları sağlam basmıyordu. Evin kapısına geldi, o anahtarın eksikliği geldi yine aklına. Kapıyı açtı, evine girdi, kendisine tanıdık gelen tek şeyi, 'ceketi' çıkarttı ve koltuğa yığıldı.
Sokağın köşesindeki kaldırım ona daha tanıdık geliyordu çünkü ona yakındı. Hala 'o' diyebiliyordu. Ağlayarak geçirdiği gecelerin, midesine tek lokma yiyecek girmeyen günlerin sorumlusu olan adam. Koluna tek tük bıçakla cizikler atıp, sırf acısı belki diner diye kutu kutu ağrı kesici içmeyi düşündüren adam. 'Madem sevmeyecektin, keşke hiç gelmeseydin' diye düşündü kadın. Keşke bu kadar acı çektirmeseydin bana, sadece sevseydin. Sevmek bu kadar zor muydu? Bir insanı önce sevip sonran nasıl sevemezdin ki? Ben sevdiğim birinin gözünden tek damla yaş akmasıyla kahrolan insan, gözlerimden kaç damla yaş aktı sayamıyorum artık ve sen ben seni bilmeden önce beni seven adam, keşke beni hiç sevmeseydin. Seni hiç tanımamış olmayı dilerdim. Ben ise seni tanıdıktan sonra şu an tanıyamıyorum. Bu çok can yakıyor.
Kalktı yavaş yavaş odasına doğru yürüdü, yatağa oturdu, gözyaşları hala dinmemişti. Başını yavaşça yastığa koydu, yorganı başına, bacaklarını karnına kadar çekti. Arkasından aldığı bir yastığa sımsıkı sarıldı kadın, adam ise hobilerine ve günlük hayatına...


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

https://www.youtube.com/watch?v=Vu_qKfKY6sA

https://www.youtube.com/watch?v=RKd9ARKtsEw

https://www.youtube.com/watch?v=-ZRkEODcN_Y&index=4&list=RDnorKNsGNUVw

24 Eylül 2017 Pazar

'ÖZEL (!) GİBİ DEVLET OKULU'





Okul hayatımın son evresinde sayılırım. 'Üniversite' Son ama en zor evresi, hele ki ailenden ayrı okuyorsan daha zor bir durum. Şöyle ki maalesef bunu memleket meselesine çevirmek istemiyorum, bu yazı ise siyasetten oldukça uzak fakat ülkemizde eğitim konusunda büyük sıkıntılar yaşanıyor. İlkokuldan itibaren gelen bir sorun bu. Ben ilk 'SBS' mağdurlarından biriyim. Daha sonra 'YGS' 'LYS' Bir türlü sınavlardan kurtulamadık. Sonuç: İyi matematik yapamadığım için aldığım pek yüksek olmayan 'TM' puanımın tuttuğu, mezun olduğum zaman seviyor muyum, sevmiyor muyum farketmeksizin iş bulabileceğim bir bölümü tercih etmek oldu. 'İngilizce İktisat.' Keyifle mi okuyorum kesinlikle hayır! Ha matematik yapamadım diye, puanım istediğim 'Psikoloji' bölümünü okumaya yetmedi fakat şu an bulunduğum bölüm direk matematikle ilgili. İlk tutarsızlık burada başlıyor zaten. Eğitim sistemi şöyle bir kenarda dursun harcanan paralar bana 'Devlette mi okuyorum şimdi?' Sorusunu sordurttu. Pek bilinmeyen Üniversite kısmına geçiyorum şimdi. 'Üniversitede eğlenirsin asıl!' cümlesi tamamen yalan ya da ben yanlış üniversitede okuyorum.



Her sene bitmek bilmen kitap olayları bu sene başında da patlak verdi. Allahtan ikinci öğretim değilim de 'harç' parasıyla uğraşmıyorum. Bölümüm sırf İngilizce diye diğer bölümlere oranla çok daha fazla harç parası yatırmam gerekirdi. Çoğu öğrenci bununla birlikte her sene başında okula 1000 küsür TL yatırmak durumunda. ZORUNDA. Bize aldırılan bu kitaplar yabancı kaynaklı olduğu için baya bir para tutuyor. Almak zorunda mıyız? Evet. Maalesef ki evet çünkü ders notlarımızın %20'Sini bu kitaplardaki kod ile kaydolduğumuz internet sitesinde yaptığımız ödevler oluşturuyor. Ha bilgisayarımız varmış, yokmuş hiiç önemli değil canım! Bir de biz öğrencilerin her ay ederinin 3 katı kadar kirasını ödediğimiz, hayvan bağlasanız durmayacak evlerimiz var. En son ne zaman meyve yedim hatırlamıyorum bile. Pazara falan gidiyoruz da o sebzeleri, meyveleri nereye alıyoruz? Eskisi gibi 50 kuruşa, 1 TL ye domates, salatalık yok. Yemeğin salçası var, tuzu var, yağı var. Yağım bittiğinde 1 ay kadar yağsız, su ile yemek yaptığımı bilirim ben. Mücadele verdiğimiz tek şey dersler değil. Para mücadelesi veriyoruz. Kira kadar harç yatırıyoruz, kitap alıyoruz.
Burs seçeneğimiz var ama onun içinde kimsesiz olmak lazım, yoksa kimsenin burs verdiği yok. Ha bu adamlar bizim aylık bursumuzu, belki iki katını bir mekanda 3 saatte bırakabiliyorlar o ayrı.
Bir de yeni yeni başlayan 'QR kod' ile yoklama uygulaması. Telefonunuza indirdiğiniz bu uygulamayla her ders kod okutuyorsunuz. 'Yerime imza atar mısın?' olayı artık yok. Benim için pek farketmedi zaten derslere gidiyordum fakat telefonu 'akıllı' olmayan arkadaşlarımız için büyük bir sorun. Hele ki üniversite gibi kendini zaten baskı altında hissettiğin bir yerde bu eksikliğin ortada olması psikolojik açıdan zorlayıcı bir durum.


Zorla bir öğrencinin derse getirilmesini de yanlış buluyorum. Bu durum dersi sevdirmektense, sevenleri bile dersten soğutuyor. 5. kez derse katılım yapmazsanız gözünüzün yaşına bakılmadan, hasta mıydınız, çalışıyor muydunuz, ölüyor muydunuz sorulmadan dersten bırakılıyorsunuz.
Dersi gerçekten dinlemek için gelenler ile, dersten kalmamak için gelenlerin arasındaki uyuşmazlık ise derse yansıyacaktır eminim. Dersin huzurunun büyük oranda bozulacağını düşünüyorum. 10 kişi ama gerçekten dersi dinlemek isteyen 10 kişi ile ders yapmak daha kaliteli bir eğitim almamıza yardımcı oluyordu.
Bu uygulama ile öğrencileri derse getireceksiniz, evet görünüşte başarılı gibi değil mi? Fakat o öğrencilerin kafası nerede olacak? Bedenleri sınıftayken, akılları başka başka yerlerde dolanıcak.
Bu zorlama ise bir çok kişiyi derslerden soğutacak. Sadece 'YAZIK'  diyorum. Diyecek başka cümlem, kelimem yok. Ben aileme yük olamayayım diye 'Devlet Üniversitesinde' okuma kararı aldım. Onlardan uzakta olmaya razı oldum. Keşke ailemin yanında kalıp yarı burslu özel de okusaydım. En azından 'ÖZEL' olurdu.

'Öğrenci'

''DIŞ GÖRÜNÜŞ''

Her sabah olduğu gibi alarmın sesiyle uyandım. Ellerimi yatakta gelişigüzel gezdirip telefonu buldum ve kulaklarımı tırmalayan alarmı kapattım. Gün ışığı odama vurmaya başlamıştı, perde yavaş yavaş havalanıp sönüyordu.  Yavaşça doğruldum yattığım yerden, hava buz gibiydi. Hırkama uzandım ve giydim. Yüzümü yıkadım, çay suyu koydum, televizyonun düğmesine dokundum... Her sabah yaptığım gibi. Canım bir şeyler yemek istemiyordu yine. Son zamanlarda bu böyleydi aslında. Kendimi fazlasıyla çirkin ve kilolu hissetmeye başlamıştım. Her gün aynada yüzüme, vücuduma bakarken içimden bir şeyler kopuyordu. Hani biri tarafından sevilirseniz, mutlu olursanız kendinizi güzel hissediyorsunuz ya her şeye rağmen işte o biri o kadar güzel kişileri beğeniyor ki siz gördükçe kendinizi daha da çirkin hissediyorsunuz. Hayatınızda sizi güzel ve özel hissettiren biri varsa şanslısınız yani, o zaman iştahınızı kapatacak bir şey olmuyor. Neyse çayımı aldım, koltuğa geçtim. Yine sosyal medya mecraları aynıydı. Aynı yüzler, aynı pozlar, aynı tipler. O kadar kalıplaşmış ki. Bence herkesten farklı olmak sizi kötü ya da çirkin yapmıyor. Farkınızı fark eden biri varsa hele çok şanslısınız. Her ne olursa olsun sizi seven, her gün sevgisi artarak devam eden, sizin dışınızda kimseyi umursamayan biri. Tek bir kişi. Hayatınızı güzelleştirebilir de yıkabilir de seçim onun.
İnsan her gün aynada kendine bakıp bazı cevaplar aramaktansa, güzel sözler duymayı istiyor önem verdiği kişiden. Ego değil bu. İster motivasyon diyin ister başka bir şey, sevildiğini bilmekten çok hissetmek o kadar güzel bir duygu ki. Kan bağınızın olmadığı biri tarafından seviliyorsunuz. Değerli hissediyorsunuz.
Ben ise biraz olsun yiyeyim diye ayarladığım ufak bir kase mısır gevreğine bakıyorum. 2 kaşık almışım, midem bulanıyor. En son dün aksam 5 gibi bir şeyler yemiştim diye düşünüyorum fakat 3. kaşığı almak çok zor geliyor. Ekranda  beğenilen fotoğraflar... Bi kendime bakıyorum bi onlara. Kaseyi elime alıp çöpe döküyorum. Çayımdan bir yudum daha alıp tekrar koltuğa kuruluyorum.
Acaba hangi kalıba uyuyorum diye düşünüyorum. Madem kalıplaşmış seviliyor artık. Acaba bu mağazanın hangi reyonundayım? Hangi reyonda, kaçıncı sırada, ne şekilde? Ama durun paketim biraz şekilli, renkli ve güzelse eminim biri beğenip alacaktır. Yoksa ben paketi pek hoş olmayıp içeriği sağlıklı olanlardan mıyım? Peki kim gelip beni dışarıdan görüp beğenmedikten sonra alıp içeriğe bakar ki. Durum bu şu an başka bir şey değil. Kitapları bile kapağına göre değerlendiriyoruz. Kapağını beğendiğimiz kitapları okuyoruz, paketini beğendiğimiz yiyecekleri alıyoruz, sırf çok şık diye ayağımızı yara bere içinde bırakan ayakkabılara yöneliyoruz. Neden? Çünkü güzel değil mi? Bakın bu güzellik benim. Bakın, görün, benim diyebilmek için aslında bomboş olan şeylere yönelmek niye. Ben kitabın da az bilinenini, şarkının da az dinlenmişini severim. Özeldir onlar. Öyle dışarıdan bakıldığında pek bir şey anlamazsınız. Okudukça, dinledikçe değerlenirler.
Nasıl göründüğün değil de nasıl düşündüğün önemli.


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

When I see your face
There's not a thing that I would change
Cause you're amazing
Just the way you are
And when you smile,
The whole world stopsstares for a while
Cause girl you're amazing
Just the way you are


https://www.youtube.com/watch?v=LjhCEhWiKXk

21 Eylül 2017 Perşembe

''GÜZEL BEDENLERDE ÇİRKİN KAFALAR''

Güzellik kavramı diye bir şey neden var diye soruyordum hep kendime. '90 60 90' neye göre bu ölçüler? Kime göre? Yok ince belli olsun, büyük göğüslü olsun... 'Squat yap be abi zor değil!'  Peki o minik beyinleriniz için kitap okumayı veya düşünmeyi denediniz mi? İnsanın kafasını geliştirmesi, farklı bakış açıları yakalaması güzel bir bedene kavuşmasından çok daha zor. Bakmayın orda burda elinde kitapla gezenleri. Instagrama fotoğraf attıktan sonra, o kitabı da bir köşeye atıyorlar. Dışarı da edebiyat parçalıyorlar, neyin ne olduğundan haberleri bile yok. Hala 'Herkes' yerine 'Herkez' yazanlar var. Zor değil açıp bakması, internet elimizin altında. Saatlerce o ne yapmış, bu ne paylaşmış diye bakacağınıza açın 2-3 şey okuyun, bilgilenin. Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken ulaşmamak için çabalıyorsunuz resmen. Neyse konumuza dönelim. Güzel bedenler, boş kafalar veya çirkin kafalar. Ne derseniz artık. Her zamanki gibi salona gittim bu akşam ve etraf spor yapmaktan çok gövde gösterisi yapan, konuşmaya çalışsanız iki kelimeyi bir araya getiremeyecek insanlarla doluydu. Kadınların pilates yaptığı daha küçük bir odaya geçtim. 2 tane kadın da içerideydi. Aynada kendilerini incelemekten spora pek odaklanamıyorlardı zaten. Matı serdim yere, hareketlerime başladım. Konuşmalarına kulak misafiri olmamak elde değil çünkü öyle bir bağırıyorlar ki sesleri müziği bastırıyor. Biraz daha uzun ve ince olanı, daha kısa olanına:
-''Abi ya tatilde de bırakmadım valla, o pislik herif görsün bakalım beni. O kim ki yeeaa!!!'' 
-''Sen kimsin ki beeeğğğ!!!''
-''Aynen, bir de kaslı kaslı fotoğraf atıyor beni taşıyamayan herif! Görsün bakalım, onun üstüne kaç tanesiyle birlikte oldum.''
-...
-''Neyse ben gidip şu içerdekilere (erkeklere) laf atayım.''

O an kadınlığımdan utandım. ''Bedenini kullanacağına biraz kafanı kullansaydın belki o da pişman olur dönerdi.'' dedim içimden. Bu kadar basit olamazdı, böyle düşünmek ne bileyim düşünememek herhalde. Yüzlerinde bi ton makyaj, spora değil de podyuma gelecekmiş gibi giyinmeleri. Herkes istediği gibi giyinir tabi fakat bu durum bambaşka bir şeydi. İntikam için başkalarının yatağına girmek fazla ucuz. Kafam yoksa, vücudum olsun düşüncesi rezilce. Bir insanla oturup karşılıklı muhabbet edemiyorsam, mantıklı cevaplar alamıyorsam; karşımdaki ister zengin olsun, ister çok yakışıklı, ister dünyanın peşinde olduğu bir kişi olsun (Gerçi bana mı bakar o be? Değil mi?) kesinlikle kalkar giderim. Umrumda olmaz.

(''Güzel bir bedene sahip olan kadın bir gece için iyidir, fakat güzel bir akla sahip olan kadın ömür boyu iyidir.'')


Bizde hep güzeli güzele yakıştırmak vardır. ''Beden uyumu'' denir buna. Sanki ''Sen çirkinsin, o güzel yakışmazsınız.'' demenin daha kibar yoluymuş gibi.
''Ay şuna bak güzelim kız çirkin bir erkeğe kurban gitmiş. Nesini beğenmiş ki bu ucubenin?'' 
Eminim duymuşsunuzdur bunu. Belki kullanmışsınızdır bile. Kendini buldu belki, belki kalbini buldu, ruhunu buldu. Hem size ne ki? Ne haddinize başkalarının ilişkisine laf etmek. Dış görünüşe bakarak hüküm vermek.
Bir insanın bedeninden önce kalbi güzel olmalı, kafası çalışmalı. Cümleler ağzından öyle bir çıkmalı ki, ahenkle dans etmeli. Ruhunuza, kalbinize dokunmalı. Hissettirmeli... Beden yaşlanır zamanla. İsterseniz deli gibi para harcayın gece kremlerine, makyaja, gündüz kremine, öğle kremine, estetiğe... Yıllara meydan okuyamazsınız. Yavaş yavaş yaşlılık çizgileriyle dolar bedeniniz. Bedenini sevdiğiniz kişi yavaş yavaş bu güzelliğini kaybeder. Kalp ise durana kadar sevdiğiyle birlikte atmaya devam eder.
Güzellik kalıplarından çıkın. Çıkmalıyız. Kimse çirkin değil ama düşünceler çirkin, kirli, pis, saçma, ahmakça. Birinin bedeninden önce kalbine dokunun, gözlerde arayın manaları, saçlarında kaybolun, ruhlarınız birbirine karışsın, düşünceleriniz birleşsin daha da kuvvetlensin. Güzel sevin, güzel olanı değil, kalbinize hoş geleni sevin, göze hoş geleni değil...

(''Kadın için güzellik akıldan daha önemlidir çünkü erkek için izlemek, düşünmekten daha kolaydır.'')

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

''Benim solup giden güzel kokan çiçeklerim var''

https://www.youtube.com/watch?v=VWaUnqiY7yQ

20 Eylül 2017 Çarşamba

''DERİN BİR NEFES AL''

Saçlarımdan akan sular tişörtümü ıslatırken sadece oturup bir noktaya daldım. Burnuma ara ara gelen şampuan kokusu huzur verirken içimdeki dehşet sahnesi 1 saniyeliğine duruyor ve sonra daha şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Neye, neden baktığım konusunda hiç bir fikrim yok gibiydi. Aklım biraz başıma geldiğinde televizyondaki ses dikkatimi çekti. Bir kadın bağıra bağıra koşuyordu, biraz sonra peşinde olan adam tarafından yakalandı. Kadının güvercinlere olan sevgisini özgürlüğüyle bağdaştırmışlardı. Sonra tekrar aynı noktaya odaklandım. Düşüncelerim hızla kafam da dönerken saati merak ettim. Çoktan yarım saat geçmişti, Tişörtümün ıslaklığını hissetmemle ürpermem bir oldu. Oturduğum yerden kalkıp üstümü değiştirdim ve saçlarımı gelişi güzel topladım. Nasıl olsa evdeydim, dışarda da böyle oluyorum gerçi. Makyajmış, saçlarımmış, kıyafetimmiş artık pek umrumda değil. Yarın ki derslerime baktım, fazlasıyla yoğun bir yıl beni bekliyordu anlaşılan. O boş noktaya odaklanıp saatler harcayabilirdim. Bu manasız şeyi o kadar çok yapmak istiyordum ki, herhangi bir nesneye yeniden odaklanabilirdim her an. Gözlerimi kırpıştırıp kendimi uzak tutmaya çalıştım. Hayatın geneline bakınca ben sadece ufacık bi ayrıntıydım. Bir şeyleri değiştirebilirdim, buna inanıyorum fakat ufak bir adım dahi atamıyorum. Kendime biraz güç vermeliyim, başkalarının desteğini almalıyım biraz. Belki beni seven tek kişinin. Mutlu bir haber aldığımda koştuğum ilk kişi belki bana umursamazca bakan 'iyiymiş' diye geçiştiren biri, ayaklarım yerden kesilmişken, bulutların üstüne varmak üzereyken yere çakılmama sebep olan cümleyi kuran kişi. Benim aldığım habere benden daha çok sevinecek birine ihtiyacım var. Duyguya ihtiyacım var, duvara değil. Her gün evde dört duvar arasındayım zaten. Saçma sapan şeylere gözlerim takılıyor, gece uykularımdan uyanıp saatlerce yatakta oturuyorum. Sokağı dinliyorum her gece. Sabaha karşı yeniden uyuyorum, çok az bir süre daha. Çok yorgun uyanıyorum, gece boyu savaşmışım gibi. İçimdeki savaşa yenik düşmüşüm gibi. Dünya beni içine alıyor yavaş yavaş. Bu rutin beni yormaya başladı. ''Nereye kadar devam edecek?'' diye soruyorum kendime. Monotonluk canımı sıkmaktan öteye geçti, boğazıma sarılıyor sanki.
Adım adım ele geçiriyor bedenimi. Hayatımdaki ufak bir farklılık, izlerini silip atsa da ertesi gün tekrar beni buluyor.
Yine de ona inat, buna inat, şuna inat, sözlere inat, hayata, yaşananlara, iftiralara, yalanlara, depresyona inat, her şeye inat yaşamalı insan. Her dakikanın değerini bilerek. Sevdikleriyle belki sevmedikleriyle bile yaşamalı, yaşamayı öğrenmeli. Hepimiz nefes alıyoruz, yaşadığımızın farkında bile olmadan.
Birlikte...


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Zor çok zor , elimin altından kaçan o yaz gibi, bulutların ardından...



https://www.youtube.com/watch?v=Rkg_urj1I5M